2025 yılında, Hristiyanlık tarihinin en önemli olaylarından biri olan Birinci İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümü vesilesiyle Papa 14. Leo’nun Türkiye’ye yapacağı ziyaret, Türk dış politikasında yüzyıllara yayılan bir paradigma değişimini simgelemektedir. Bu olay, basit bir “dinî lider ziyareti” olmanın ötesinde, Türk devlet aklının Vatikan’ı ve Hristiyan dünyasını algılama biçimindeki radikal dönüşümü göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan erken Cumhuriyet dönemine ve oradan günümüzün Türkiye’sine uzanan süreçte Papalık makamı önce “teolojik ve emperyal rakip” olarak görülmüş, ardından “egemenliğe yönelik tehdit” ve nihayetinde “diplomatik fırsat ve yumuşak güç aracı” olarak kodlanmıştır.
Bu analizin amacı, bu üç dönemi uluslararası ilişkiler teorileri ışığında karşılaştırarak Papa 14. Leo’nun ziyaretine neden izin verildiğini ve geçmişte bunun neden mümkün olmadığını irdelemektir.
Osmanlı Dönemi
Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir papanın İstanbul’u veya Anadolu’yu ziyaret etmesi, uluslararası ilişkiler terminolojisiyle bir “sıfır toplamlı oyun” olarak açıklanabilir. Yani taraflardan birinin kazancı, diğerinin mutlak kaybı anlamına gelir. Osmanlı Padişahı, “yeryüzünün halifesi” sıfatıyla İslam dünyasının ruhani ve siyasi lideriyken; Papa, Katolik dünyasının ruhani lideriydi. Klasik dönem diplomasisinde bu iki makam birbirini “denk” değil, “yok edilmesi gereken sapkınlık” olarak görüyordu. Osmanlı için Papa, Haçlı Seferleri’nin organizatörüydü. Böyle bir figürün İslam toprakları sınırlarına, bir savaş esiri veya tabi (vasal) olmadan girmesi, halifenin otoritesine teolojik bir meydan okuma sayılırdı.
Ayrıca Osmanlı, tebaasını din esasına göre yöneten “Millet Sistemi’ni” uyguluyordu. Papa’nın topraklarınıza gelmesi, Osmanlı tebaası olan Katolik Ermeniler, Levantenler veya Balkan Hristiyanları üzerinde padişahtan daha üstün bir ruhani otoritenin fiziksel tezahürü demekti. Bu, devletin iç egemenliğinin (internal sovereignty) sarsılması anlamına geleceğinden ötürü padişahlar, Papalık ile diplomatik teması minimumda tutmuş, ilişki kurduklarında ise bunu Venedik veya Fransa gibi seküler krallıklar üzerinden yapmayı tercih etmişlerdir.
Yani Osmanlı döneminde bu ziyarete izin verilmemesinin sebebi sadece dini taassup değil, meşruiyet krizidir. Halifenin topraklarında papanın dolaşması, devletin ontolojik varlığına aykırı bir durumdur.
Erken Cumhuriyet ve Atatürk Dönemi
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte parametreler teolojiden realpolitik ve ulus devlet inşasına kaymıştır. Atatürk dönemi dış politikasının temel taşı, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş, dış müdahaleye kapalı “mutlak egemenlik” anlayışı olmuştur. Lozan Barış Antlaşması sürecinde Türk heyeti, Fener Rum Patrikhanesi’ni sınır dışı etmek istemiş ancak başaramamıştır. Bunun yerine Patrikhane’nin “Ekümenik” (Evrensel) sıfatı reddedilmiş ve sadece Türk vatandaşı Rumların dinî kurumu olarak kabul edilmiştir.
Atatürk ve dönemin hükûmeti için en büyük kâbus, Türkiye’deki azınlık meselelerinin uluslararasılaşması olmuştur. Eğer Papa Türkiye’ye gelseydi, bu ziyaret kaçınılmaz olarak Hristiyan azınlıklar üzerinde bir gövde gösterisine dönüşecek ve Avrupalı devletlere Türkiye’nin iç işlerine karışma (intervensionizm) bahanesi verebilecekti. Genç Cumhuriyet, kamusal alandan dinî sembolleri arındırmaya çalışırken, dünyanın en büyük dinî liderini devlet töreniyle ağırlamak, devrimlerin ruhuna ve laikleşme sürecine tezat oluştururdu. Atatürk, dinî kurumların devlet üzerindeki vesayetini kaldırmışken, dışarıdan gelecek uluslarüstü bir dinî otoriteye meşruiyet alanı açmak istememiştir.
Kısacası Osmanlı zamanlarındakinden farklı olarak Atatürk döneminde Papa’nın ziyaretine izin verilmemesinin (veya gündeme gelmemesinin) nedeni güvenlik ikilemi (Security Dilemma) ve ulus-devletin kırılganlığıdır.
Papa 14. Leo’nun Ziyareti
27 Kasım 2025 tarihinde Papa 14. Leo’nun İznik Konsili’nin 1700. yılı için gelişine izin verilmesi, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunun ve özgüveninin değiştiğini gösterir. Bu durum, inşa edici (Constructivist) teori ve neoliberal kurumsalcılık ile açıklanabilir.
Modern Türkiye, 1920’lerin “işgal korkusu yaşayan” ülkesi değildir. Türkiye, sınırları ve egemenliği konusunda kendine güvenen, bölgesel bir güçtür. Artık Papa’nın ziyareti, “Hristiyanlar ayaklanacak” korkusuyla değil, “Bu ziyaretten nasıl diplomatik ve ekonomik kazanç sağlarız?” sorusuyla karşılanmaktadır. Türkiye, topraklarındaki Hristiyan mirasını bir “yumuşak güç” enstrümanı olarak kullanmaktadır. Papa 14. Leo’nun ziyareti, milyarlarca Hristiyan’ın gözünü Türkiye’ye çevirmesini sağlamıştır. Bu, Türkiye’nin “medeniyetler beşiği” imajını güçlendirmektedir ve inanç turizmi gelirlerini artırmaktadır. Joseph Nye’nin tabiriyle Türkiye, bu ziyareti kendi “cazibe gücünü” artırmak için kullanmaktadır.
Türkiye, 1960’tan beri Vatikan ile diplomatik ilişkiye sahiptir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Papa’yı bir “din adamı” olarak değil, Vatikan Şehir Devleti’nin “Devlet Başkanı” olarak protokolde ağırlamıştır. Bu, Atatürk dönemi Türkiye’sindeki “dinî müdahale” çekincesinin günümüzde “devletlerarası eşitlik” prensibine dönüştüğünün kanıtıdır. Lakin Papa’nın ziyareti, Fener Rum Patriği ile “eşitler arası” bir görüşme (primus inter pares) formatına bürünürse, bu durum İstanbul’un göbeğinde, Türk yasalarından muaf, uluslararası dokunulmazlığı olan ikinci bir Vatikan yaratma hayallerine (Megali İdea’nın dini ayağına) su taşıyacaktır. Türkiye almış olduğu bu kararla, kendi eliyle egemenliğini aşındırmakta, Lozan’da kapıdan kovulan “siyasi patrikhane” kavramını bacadan içeri almaktadır.
Ayrıca Batı, Türkiye’yi kültürel miras adı altında överken, siyasi masada köşeye sıkıştırmaya devam etmektedir. Bu ziyaret, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini düzeltecek bir “stratejik hamle” değil, Batı’nın aferinini almak için verilmiş bir ödündür. Uluslararası ilişkilerde karşılığı alınmayan her jest, zafiyet göstergesidir.
Papa’nın (Katolik) gelip İznik’te (Ortodoks dünyası için önemli bir yerde) bulunması, Batı’nın Rusya’ya (Ortodoks dünyasının diğer liderine) karşı bir “Dinî NATO” kurma çabasıdır. Türkiye, Ukrayna-Rusya Savaşı’nda denge politikası güderken, Vatikan’ın bu siyasi şovuna ev sahipliği yaparak tarafsızlığını riske atmakta ve Rusya ile ilişkilerinde yeni bir gerilim hattı yaratmaktadır.
Papa 14. Leo’nun İznik ziyareti, Türk dış politikasında savunmacı reflekslerden proaktif diplomasiye geçişin çarpıcı bir örneği olsa da beraberinde getirdiği jeopolitik maliyetler ve egemenlik riskleri göz ardı edilemez. Tarihsel süreçte “teolojik rakip” ve “güvenlik tehdidi” olarak kodlanan Papalık makamının bugün “devlet konuğu” olarak ağırlanması, Türkiye’nin özgüvenini yansıttığı kadar Lozan dengeleri üzerinde yürütülen tehlikeli bir cambazlığı da işaret etmektedir. Türkiye’nin bu ziyaretten elde etmeyi umduğu yumuşak güç ve turizm kazanımları, Patrikhane’nin statüsü üzerinden iç egemenliğin aşınması ve Rusya ile yaşanabilecek “teolojik gerilim” ihtimaliyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin tehlikeli bir konjonktürel pozisyon aldığını göstermektedir. Dolayısıyla bu ziyaret, sadece dinî bir anma töreni değil, Türkiye’nin Batı’nın “Dinî NATO” projesi karşısında kendi egemenlik kodlarını ve bölgesel tarafsızlığını koruyup koruyamayacağının da tarihsel bir sınavı olacaktır.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı