Başlık İran-İsrail Savaşı olarak konulsa da eksik olduğu hemen anlaşılmaktadır. Zira bir bölgede İsrail’in çıkarları söz konusu ise orada ABD’nin varlığı yadsınamaz. Başlığı verirken de gözle görülen verilmiş fakat olayın içerisindeki diğer aktörlerden söz edilmeden geçilmesi mümkün olmamıştır. Bu analizde herhangi bir mücadele sahasında her zaman nasibini alan Orta Doğu coğrafyasına, özelde İran-İsrail Savaşı’na değinerek bölgede yaşanan mücadele ve Türkiye’nin bu savaş karşısındaki tutumuna değinilmek istenmiştir.
Türkiye ve Orta Doğu
Bir kere şunu baştan ifade etmek gerekiyor ki Türkiye, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Orta Doğu ile ilgilenmiş, bölgede mazlum milletlerin yanında olmayı hiçbir zaman terk etmemiştir. Bölgede yaşanan herhangi bir savaşta arabulucu rolü üstlenmiş ve bu rolün gerektirdiği tüm ayrıntıları da sonuna kadar işleyerek barışa katkısını arttırmıştır. Savaş karşıtı politika Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devam etmiştir.
Yirmi birinci yüzyılın başlangıcından beri Türkiye her anlamda büyümeyi kendisine temel politika yapmış, bu anlamda önemli adımlarda atmıştır. Eğitimde, sağlıkta ve savaş sanayisinde yaşanan değişim ve dönüşümler artık kendine yeter bir Türkiye gerçeğini tüm dünyaya duyurmuştur. Bu durumun hem mikro ve hem de makro ölçekte faydalarının olduğu da görülmüştür. Orta Doğu’da yaşanan herhangi bir olumsuzluk direkt olarak Türkiye’yi hedef almıyorsa bile bölgesel güç olma yolundaki hedeflerine engel olunmaması açısından Türkiye, olaylara müdahil olmak zorunda kalmıştır. Suriye’de yaşanan iç savaşta olduğu gibi ister istemez taraf tutmak zorunda kalmıştır.
İran-İsrail ve ABD Savaşı başladığında Türkiye bazı çekincelerle olayları takip etmiştir. Zira sınır komşusunda bombalar patlamakta, insanlar ölmekteydi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki kabine üyeleri, savaşın başladığı ilk andan itibaren bölgede bir an önce ateşkesin sağlanması yönündeki çalışmalara gayret etmiş, ülkeler arasında müzakere masaları kurmaya çalışmıştır.
Öte yandan bölgede yaşanacak bir iç karışıklığın Türkiye gündemini meşgul etmesi göz ardı edilmemesi gereken bir diğer gerçektir. Kuvvetle muhtemel yaşanan mücadelede bölgede bulunan emperyalist güçlerin Orta Doğu’yu dizayn etmek için oluşturdukları yeni bir siyasal çıkmazın temelleri atılacaktı. Bu düşünce ve görüşler ile hareket etmek zorunda kalan Türkiye, kendi varlığını ve birliğini garanti etmek amacıyla türlü siyasal girişimlerde bulunmuştur. Askerî anlamda herhangi bir müdahalenin söz konusu olması da bu girişimler arasındadır.
Orta Doğu’da savaş sürerken Türkiye’de tekrar bir açılım sürecinin başlatılması ve daha ciddi adımlar atılmaya çalışılması da aynı siyasal girişimler kategorisinde değerlendirilmelidir. Çünkü Türkiye, Orta Doğu’ya herhangi bir askerî müdahalede kendi iç dinamiklerinden kaynaklanacak olası bir tehlikeyi bertaraf etmek zorundadır. Terör zaten bulunduğu bölgede emperyalist güçlerin taşeronluğunu yapmaktadır. Dolayısıyla bölgesel bir mücadelenin oluşması içeride Türkiye’yi zor duruma sokacak girişimlerin olması için gerekli malzemeyi sağlama noktasında zorluk çekmeyecektir. Türkiye’nin rasyonel bir öngörüyle oluşturduğu bu siyasal denklem, bölgede olası güç olma noktasında attığı çok önemli bir adımdır. Bu adımla birlikte Türkiye üzerine de yapılacak veya planlanacak bir askerî harekatın önü kesilmiş, böyle bir plan varsa da hükûmet ve beraberindeki vatanseverler tarafından ortadan kaldırılmış durumdadır.
Sonuç olarak, bölgesel savaşta üç farklı ülke askerî anlamda birbirilerine operasyon yapmışlarsa da zaferi kazanan Türkiye olmuştur. Bu noktada benzer durumlar söz konusu olduğunda yine bir satranç oyunu gibi rakibin planının bozmak bizdeki devlet geleneğinin bir parçasıdır. Bu amaçla dikkatli olmak ve yeri geldiğinde tüm imkânlarını seferber etmenin bölgede büyük güç olma noktasında faydalı olabileceği kanaatindeyim.