Balkan Coğrafyası, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde sıcak çatışmaların sona ermesiyle birlikte kısmen bir normalleşme sürecine girmiş olsa da, son yıllarda meydana gelen olaylar ve gelişmeler söz konusu normalleşmesinin yalnızca yüzeysel olduğunu göstermektedir. Bölgedeki çatışmalar, geçici siyasi krizlerden ziyade, derin sorunlardan beslenmektedir. Etnik kırılgan fay hatlarının siyasal çerçeveyi belirlemedeki rolü, devlet kapasitesinin sınırlı kalması ve kurumsal karar alma organlarının etkinliğini kaybetmesi, bölgeyi istikrarsızlığa açık bir harita hâline getirmektedir.
Yapısal kırılganlığın en somut örneklerinden biri ise Bosna-Hersek’tir. Dayton Anlaşması ile birlikte savaş sona ermiş olsa da çok katmanlı ve etnik temsil modeline dayalı yönetim şekli, devlet yapısının işlevsel bir mekanizma üretme potansiyelini zorlamıştır. İnşa edilen siyasal sistem veto kültürü üzerinden şekillenmiş ve beraberinde en başta karar alma süreçlerinde tıkanıklık yaşanmasına ve devlet kapasitesinin gözle görülür şekilde zayıflamasına neden olmaktadır.
Bosna-Hersek’in yanı sıra Kosova ve Sırbistan arasında çözüme kavuşmayan statü meselesi, Balkan coğrafyasında yaşanan krizlerin dönemsel değil yapısal olarak geri dönmesine yol açmaktadır. Kimlik ve tarih üzerinden meydana gelen tartışmalar Kuzey Makedonya’daki iç siyaseti kırılganlaştırmış ve oluşacak dış müdahalelere karşı Kuzey Makedonya’yı müdahalelere açık hale getirmiştir.
Bu yapı, Balkanlar’da yaşanan güvenlik sorununun yalnızca “güncel tansiyon” olarak değil, tamamlanmamış siyasal sistem, tarihsel süreç, etnik temsiliyet ve zayıf kurumsal yapılar üzerinden okunması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla Balkan coğrafyasındaki istikrarsızlık, dış müdahaleye açık, kalıcı ve çok yönlü bir karakter taşımaktadır.
Güç Rekabetleri ve Hibrit Tehditler
Balkanlar’daki kırılganlığı derinleştiren bir diğer tehdit ise, büyük güç rekabetinin bölgede her geçen gün artarak devam etmesidir. Avrupa Birliği’nde yaşanan yavaşlama ve üyelik süreçlerindeki belirsizlik, bölge ülkelerindeki “reform motivasyonunu” olumsuz yönde etkilemiştir. Yaşanan belirsizlik Avrupa Birliğinin normatif etkisini zedelemek ile birlikte, ortaya çıkan stratejik boşluk, bölge ülkeleri üzerinde farklı aktörlerin nüfuz mücadelesine uygun bir zemin hâline getirmiştir.
Rusya, Bosna-Hersek ve Sırbistan üzerinde politik etkisini arttırmak için kültür ve tarih bağlarını, nüfuz alanını büyütmek için ise enerji, diplomasi ve medya araçlarını kullanmaktadır. Bir diğer güç ise Çin olarak görülmektedir. Ekonomisini ön plana çıkararak altyapı yatırımları ve finansman mekanizmaları yoluyla bağımlılık inşa ederek uzun vadede bir nüfuz alanı oluşturmayı hedeflemektedir. ABD ve NATO ise soğuk savaştan bu yana bölgenin güvenlik kültüründe önemli aktörler olmaya devam etmektedir.
Bu rekabetlere ek olarak dezenformasyon faaliyetleri, propaganda (dış destekli) ağları ve etnik/kimlik temelli söylemler, bölgede yaşananları yalnızca askerî ya da siyasal değil, aynı zamanda sosyo-kültürel bir güvenlik meselesi hâline getirmektedir. Özellikle bölgedeki seçim dönemlerinde yaşanan bu tehditler, iç güvenliği zedeleyerek toplumsal krizlerin hızlı bir şekilde tırmanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda Balkan Coğrafyası, klasik güvenlik anlayışının çok daha ötesinde, çok boyutlu ve karmaşık bir satranç tahtası olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin Dengeleyici Rolü ve Balkan Stratejisi
Türkiye’nin bölgeye yaklaşımı tarihsel ve etnik temelli güvenlik kültürü üzerinden şekillenmektedir. Türkiye, gerek NATO’nun büyük ordularından biri olması kimliğiyle bölgedeki güvenlik mimarisinde rol alırken, aynı zamanda Balkan ülkeleriyle tarihsel bağları kaynaklı eş zamanlı ve çok yönlü ilişkiler kurabilen nadir devletlerden biridir. Diplomatik temaslar, ekonomik iş birlikleri ve tarihsel kültürel bağlar, Türkiye’nin bölgedeki varlığını diğer ülkelere nazaran tek boyutlu bir güç projeksiyonunun ötesine taşımaktadır.
Türkiye’nin dengeleyici rolünün en temel dayanaklarından biri, bölgedeki halklar nezdinde sahip olduğu kimlik ve meşruiyet kapasitesidir. Türkiye, bölge için söylemlerini sert güçten ziyade istikrar, barış, birlikte yaşama, toplumsal dayanışma ve kurumsal dayanıklılık ekseninde şekillendirmektedir. Bu yaklaşımın bölgedeki karşılığı özellikle Bosna-Hersek gibi ülkeler nezdinde Türkiye’ye arabulucu bir rol üstlenebilme imkânı tanımaktadır. Böylece Türkiye’nin balkan coğrafyasındaki konumu, bölgesel rekabeti, etnik çatışmaları ve yapısal kırılmaları tırmandıran değil, gerilimi yönetilebilen, adil rol oynayabilen ve bölge yapısını istikrar sınırları içinde tutan bir aktör olarak konumlanmaktadır.
Buna karşın Türkiye’nin Balkanlar’da göstermiş olduğu dengeleyici ve gerilimi yönetebilen rolü tamamen risksiz değildir. Bölgedeki büyük güç rekabetinin daha sert bir hale gelmesi, bölge ülkelerini bir tarafta olmaya yani taraf seçmeye zorlayabilir. Bu durumda şüphesiz çok taraflı diplomasi alanını daraltabilir. Ayrıca bölge ülkelerindeki iç dinamikler, dış politika tercihleri ile bir araya gelerek siyasetin bir uzantısı hâline gelmesine yol açabilir ve krizleri hızlandırabilir. Bu sebeple Türkiye’nin Balkanlar politikası, kısa vadeli adımlar yerine gerektiğinde caydırıcılık üreten, stratejik sabır ile sürece geniş perspektiften bakıldığı, kurumsal süreklilik ve çok taraflı diplomasi ile oluşturulacak inşanın sağlamlaştırılması ile yürütülmelidir.
Sonuç ve Değerlendirme
Balkanlar, bölgedeki dinamikleri, etnik ve demografik yapısı ile bulunduğu jeopolitik konumu nedeniyle hem Avrupa hem de Türkiye’nin yakın çevresi açısından stratejik önemini her dönem korumaktadır. Bölgedeki tarihsel bölünmeler, istikrarsızlık ile yaşanan siyasi kırılganlıklar, yalnızca yerel dinamiklerin değil, Rusya, Çin, ABD ve Avrupa ülkelerinin nüfuz edinebilme hamlelerinden kaynaklanan büyük güç rekabetinin ve bununla beraber gerçekleşen çok fonksiyonlu tehditlerin birleşik etkisiyle daha da derinleşmektedir. Ankara’nın, bölgede uygulamak istediği diplomasi yöntemleri, bölge halkları nezdindeki kimlik ve meşruiyeti, güvenlik kültürü, tarihsel varlığı ve kapsayıcı güvenlik anlayışı sayesinde bölgedeki istikrarı destekleyen ve dengeleyici bir aktör olma potansiyeline sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu potansiyelin sürdürülebilir ve minimum riskle bir etkiye dönüşebilmesi, Balkan Coğrafyasının romantik ve halkların taleplerini gölgeleyecek tarih anlatılarıyla değil, değişen güvenlik dinamiklerini dikkate alan, etnik fay hatlarını tetiklemeyecek ve kurumsal süreklilik üreten bir stratejik perspektifle ele almasına ve adımlarını bu minvalde atmasına bağlıdır. Bu yaklaşım benimsendiği ölçüde Türkiye, Balkanlar’da geçici politikaların ötesine geçen ve istikrarı uzun vadeli ve kalıcı biçimde tahkim eden bir denge unsuru olarak öne çıkacaktır.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı