Bugün uluslararası ilişkiler ve dış politika tartışmalarında Orta Doğu dendiğinde ilk akla gelen unsur istisnasız bir şekilde petroldür. Oysa coğrafyamızdaki petrol merkezli tarihin geçmişi yalnızca bir asırlıktır. William D’Arcy başkanlığındaki İngiliz keşif ekibinin 1908 yılında İran’ın Mescid-i Süleyman kenti yakınlarında vurduğu ilk petrol kuyusu, kısa sürede bölgedeki diğer keşiflerle genişlemiş ve 1938’deki Suudi Arabistan bulgularıyla bölge âdeta petrole endekslenmiştir. Kömürün yerini alan petrolün savaş gemilerinin yakıtı hâline gelmesi, büyük devletlere sahada benzersiz bir hareket kabiliyeti kazandırmış ve dünya harp tarihini kökten değiştirmiştir.
Bu tarihsel gerçeklik, pek çok gözlemcinin Orta Doğu’nun yalnızca “petrol sayesinde” önem kazandığını, bu coğrafyanın öncesinde yalnızca “değersiz çöllerden” ibaret olduğunu düşünmesine yol açmaktadır. Ancak coğrafyanın bugünkü zenginliklerine bakarak bölgenin değerini sadece yeraltı kaynaklarına indirgemek, tarihe yapılacak en büyük haksızlıklardan biridir. Tarihi üstünkörü okuyanların bile fark edeceği gibi, bölgenin stratejik önemi petrolden çok önce de varlığını koruyordu.
Emperyalist İlginin ve Araştırmaların Gerçek Motifi
Tarihsel süreçte coğrafi keşifler ve yeni deniz yollarının açılmasıyla Orta Doğu’nun stratejik öneminin azaldığı tezi sıkça dile getirilir. Bu bakış açısına göre Avrupalı güçler “Yeni Dünya”ya yönelmiş, Orta Doğu’yu bir anlamda ihmal etmiştir. Oysa tarihin akışı bunun tam tersini göstermiştir. İngiltere başta olmak üzere büyük sömürge imparatorlukları, dünyanın farklı yerlerinden devşirdikleri güç unsurlarını Orta Doğu’da daha fazla kök salmak ve kontrolü sıkılaştırmak için kullanmışlardır.
Burada kritik bir yanılgı mevcuttur: Bu devletlerin bölgeye yalnızca petrol için akın ettiğini zannetmek. Örneğin, İngiltere tarafından sürdürülen binlerce kazı projesini, bölgenin sosyal yapısını çözmek için 1800’lü yıllardan itibaren başlatılan muazzam araştırmaları ve petrolden çok önce hazırlanan ayrıntılı raporları başka türlü açıklamak imkânsızdır. 1700’lerin ikinci yarısından itibaren Batılı emperyalist güçlerin coğrafyaya akın etmesindeki temel etken petrolün varlığına dair tahmin olamazdı. Asıl motivasyon, Orta Doğu’nun kendisinde var olan, dönemsel krizlerle ortadan kalkmayacak asıl stratejik çekim merkezine dikkat kesilmekti.
Kaynakların Ötesinde: Medeniyetlerin ve İnançların Kesişimi
Orta Doğu’nun kıymeti, toprağın altında sakladığı maddelerden değil, bizatihi kendisini oluşturan çok sayıda bileşenin toplamından kaynaklanır. İnsanoğlunun dünya üzerindeki varlığı kadar eski olan ve yaşamını sürdürmesine yardımcı olan hayati unsurlar, bu coğrafyayı vazgeçilmez kılar.
Öte yandan, “semâvî dinler” olarak adlandırılan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm’ın doğuş ve gelişim referansları bu coğrafyadadır. Bu dinlerin kıyamete kadar varlığını sürdüreceği düşünüldüğünde, onlarla ilgili her şeyin de ilk sıradaki önemini koruyacağı açıktır. Dinlerin Orta Doğu’daki köklü referansları, bölgenin tarihin en erken evresinden itibaren merkezi bir rol oynamasını tetiklemiştir.
Bunun da ötesinde, bin yıldır bölgeye hayat vermeyi sürdüren nehirler ve su yolları -Nil, Fırat ve Dicle başta olmak üzere- dinî metinlerin de bolca referans verdiği, insanoğlunun kaderiyle iç içe geçmiş stratejik hatlardır. Nehir ve su yollarının kontrolü, tarihin ilk çağlarından beri bölgede hâkimiyetin sırrı olmuştur ve olmaya devam edecektir.
Medeniyetlerin Hafızası ve “Ehemmiyet Halkaları”
İnsanlığın başlangıç noktası olan Mezopotamya havzası, dünyanın bütün kültürlerine nakledilmiştir. İnka veya Maya metinlerinde bile Nuh Tufanı’na atıfların yer alması, Orta Doğu’nun diğer coğrafyalarla olan kadim bağlantısının somut kanıtıdır. Dünyadaki her dil, din, ırk, kültür ve bölge, doğrudan ya da dolaylı olarak Orta Doğu’yla bir bağa sahiptir.
Tüm bu nedenlerle, gün gün oradaki petrol ve doğal gaz kaynakları tamamen tükense bile bölgenin tarihi, stratejik ve jeopolitik öneminde hiçbir azalma olmayacaktır. Orta Doğu kendi içinde bir bütün olmakla birlikte, kendi içinde de bir önem sıralamasına sahiptir. Bunu “Ehemmiyet Halkaları” şeklinde kavramsallaştırabiliriz. Dünyanın tam merkezinde yer alan Kudüs, tarihin ve coğrafyanın kilit taşıdır. Kudüs’ten başlayarak halkalar hâlinde dışarı doğru açıldığımızda, suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgaların dışarı açıldıkça hareket kabiliyetini yitirmesi gibi, coğrafyanın politik önemi de merkezden uzaklaştıkça azalmaya yüz tutar. Ancak bu merkezî konum, Orta Doğu’nun küresel jeopolitikteki ağırlığını hiçbir zaman hafifletmemektedir.