Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Türkiye–İsrail Çatışmasında Belirleyici Unsur: Askerî Güç Mü Psikoloji Mi?

Türkiye–İsrail Çatışmasında Belirleyici Unsur: Askerî Güç Mü Psikoloji Mi?

Dr. Hande ORTAY

Uluslararası ilişkiler tarihinde savaşlar hiçbir zaman yalnızca askerî kapasiteyle şekillenmemiştir. Carl von Clausewitz’in ifade ettiği gibi savaş, “Politikanın başka araçlarla devamıdır” (Clausewitz, 1989). Ancak 21. yüzyılda savaşın doğası klasik güvenlik anlayışının çok ötesine geçmiştir. Artık savaşlar yalnızca sahada değil, medya üzerinden, diplomatik platformlarda, ekonomik baskılarla ve psikolojik üstünlük stratejileriyle yürütülmektedir. Özellikle Orta Doğu gibi kronik kriz alanlarında psikolojik savaş unsurları çoğu zaman fiziksel çatışmalardan daha belirleyici hâle gelmektedir.

Bugün Türkiye–İsrail ilişkilerine bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bana göre mesele yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik gerilim değildir. Asıl mesele, bölgesel liderlik mücadelesi, psikolojik üstünlük savaşı ve yeni Orta Doğu düzeninde kimin daha etkili bir aktör olacağıdır. Çünkü modern uluslararası sistemde artık yalnızca askerî olarak güçlü olmak yeterli değildir; aynı zamanda algıyı yöneten, söylem üreten ve kamuoyunu etkileyebilen aktörler güç kazanmaktadır. Özellikle Gazze süreci sonrasında Türkiye’nin sert söylemleri, İsrail’in güvenlik merkezli politikaları ve küresel kamuoyunda yaşanan kırılmalar bize şunu göstermektedir: Günümüzde savaşın en önemli boyutu psikolojik alandır.

Modern Savaşlarda Gücün Dönüşümü

Kenneth Waltz’un yapısal realizm teorisine göre devletler uluslararası sistemde hayatta kalabilmek için güç biriktirmek zorundadır (Waltz, 1979). Uzun yıllar boyunca bu güç askerî kapasite üzerinden tanımlanmıştır. Ancak Joseph Nye’ın “Soft Power” yaklaşımıyla birlikte uluslararası ilişkilerde yeni bir paradigma ortaya çıkmıştır. Nye’a göre bir devletin yalnızca zorlayıcı askerî araçlarla değil, kültürel etki, diplomatik söylem ve psikolojik üstünlük yoluyla da güç üretebildiği görülmektedir (Nye, 2004).

Bence bugün İsrail ile Türkiye arasındaki rekabet tam olarak bu noktada şekillenmektedir. İsrail, geleneksel olarak askerî üstünlüğe dayalı bir güvenlik anlayışına sahiptir. Türkiye ise son yıllarda askerî kapasitesini artırırken aynı zamanda söylem üstünlüğü oluşturmaya çalışan bir aktöre dönüşmektedir.

Özellikle hibrit savaş kavramı bu süreci açıklamak açısından oldukça önemlidir. Hibrit savaş, askerî operasyonlar ile medya manipülasyonu, ekonomik baskılar, propaganda faaliyetleri ve psikolojik harp unsurlarının birlikte kullanılmasıdır (Freedman, 2013). Bugün Orta Doğu’da yaşanan krizlerin büyük bölümü tam olarak bu model üzerinden ilerlemektedir.

İsrail’in Askerî Gücü ve Psikolojik Caydırıcılığı

İsrail’in kuruluşundan itibaren geliştirdiği güvenlik stratejisi yalnızca savunmaya değil, aynı zamanda psikolojik caydırıcılığa dayanmaktadır. 1967 Altı Gün Savaşı sonrası İsrail, bölgede “yenilmez devlet” imajı oluşturmuştur. Bu durum yalnızca askerî başarı değil, aynı zamanda psikolojik üstünlük üretme stratejisidir.

Çünkü uluslararası ilişkilerde algı çoğu zaman gerçeklik kadar önemlidir. İsrail uzun yıllardır bölgedeki rakiplerine şu mesajı vermeye çalışmaktadır: “Ben askerî olarak ulaşılmaz bir gücüm.” Bu psikolojik üstünlük bölgesel dengelerde ciddi etkiler yaratmıştır. Ancak bana göre son yıllarda bu algıda ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Özellikle Gazze’de yaşanan insani krizler, sivil kayıplar ve sosyal medyada yayılan görüntüler İsrail’in uluslararası kamuoyundaki psikolojik üstünlüğünü zayıflatmaktadır. Noam Chomsky’nin medya ve propaganda üzerine yaptığı çalışmalar da modern savaşlarda kamuoyu algısının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir (Chomsky, 2002).

Eskiden devletler medya akışını daha rahat kontrol edebiliyordu. Ancak bugün dijital çağda milyonlarca insan sosyal medya üzerinden doğrudan görüntülere ulaşabilmektedir. Bu durum İsrail’in geleneksel propaganda kapasitesini sınırlayan önemli bir gelişmedir. Bence İsrail bugün askerî açıdan güçlü olsa bile psikolojik açıdan geçmişe göre daha kırılgan bir süreç yaşamaktadır.

Türkiye’nin Yeni Bölgesel Güç Kimliği

Türkiye, özellikle son yıllarda yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda psikolojik ve diplomatik etki kapasitesi yüksek bir aktör hâline gelmeye başlamıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Filistin konusunda kullandığı sert söylemler Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasını güçlendirmektedir.

Benim değerlendirmeme göre Türkiye burada yalnızca Filistin’e destek veren bir ülke görüntüsü vermemekte, aynı zamanda İslam dünyasında “aktif lider ülke” kimliği oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum psikolojik savaş açısından oldukça önemlidir. Çünkü modern uluslararası ilişkilerde lider söylemleri doğrudan stratejik güç unsuru hâline gelmiştir. Ayrıca Türkiye’nin savunma sanayisindeki gelişmelerini de yalnızca teknik ilerleme olarak okumamak gerekir. Özellikle İHA ve SİHA teknolojileri Türkiye’ye yalnızca operasyonel avantaj sağlamamış, aynı zamanda psikolojik caydırıcılık üretmiştir. Libya, Karabağ ve Suriye sahalarında elde edilen başarılar Türkiye’nin bölgesel güç algısını ciddi şekilde değiştirmiştir.

Bence burada en önemli nokta şudur: Türkiye artık dış politikada yalnızca Batı eksenli hareket eden bir ülke değildir. Daha bağımsız, çok yönlü ve stratejik bir dış politika anlayışı geliştirmektedir. Bu durum İsrail açısından dikkatle takip edilmektedir.

Psikolojik Savaşın Toplumsal Boyutu

Psikolojik savaş yalnızca devlet liderleri arasında yürütülmez. Toplumların moral gücü, kolektif hafızası ve psikolojik dayanıklılığı da savaşların kaderini belirler. Michel Foucault’nun iktidar ve söylem üzerine çalışmaları bize gücün yalnızca fiziksel baskıdan ibaret olmadığını göstermektedir (Foucault, 2003).

Bugün İsrail–Filistin meselesinde küresel kamuoyunda yaşanan dönüşüm tam olarak bu çerçevede okunmalıdır. Özellikle Batı üniversitelerinde düzenlenen protestolar, Avrupa’daki Filistin destek gösterileri ve sosyal medya üzerinden yayılan kampanyalar psikolojik savaşın toplumsal ayağını oluşturmaktadır.

Bence Türkiye bu süreçte kamu diplomasisini etkili kullanan ülkelerden biri hâline gelmiştir. TRT World, Anadolu Ajansı ve diplomatik söylem mekanizmaları üzerinden yürütülen iletişim stratejileri Türkiye’nin görünürlüğünü artırmaktadır.

Savaş artık yalnızca cephede kazanılmıyor. Kamuoyunu ikna eden, mağduriyet algısını yöneten ve psikolojik üstünlük sağlayan taraflar daha etkili hâle geliyor.

Doğu Akdeniz ve Enerji Rekabeti

Türkiye–İsrail geriliminin yalnızca Filistin meselesiyle sınırlı olduğunu düşünmek eksik olur. Bana göre Doğu Akdeniz enerji rekabeti bu gerilimin en önemli arka planlarından biridir. İsrail’in enerji projeleri, bölgesel ittifak arayışları ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik hamleleri Türkiye tarafından dikkatle takip edilmektedir.

Türkiye ise “Mavi Vatan” doktriniyle bölgesel denklemde aktif bir pozisyon almaktadır. Bu durum yalnızca askerî değil, aynı zamanda psikolojik bir mesajdır. Türkiye burada “bölgesel denklemin dışında bırakılamaz bir aktör” olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Bence gelecekte enerji güvenliği meseleleri Türkiye–İsrail ilişkilerinde daha belirleyici olacaktır. Çünkü enerji artık yalnızca ekonomik mesele değil; aynı zamanda jeopolitik güç aracıdır.

Sonuç

Sonuç olarak Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca askerî güç üzerinden değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Çünkü modern savaşların doğası değişmiştir. Günümüzde algıyı yöneten, psikolojik üstünlük kuran ve uluslararası kamuoyunu etkileyen aktörler daha güçlü hâle gelmektedir.

İsrail askerî açıdan hâlâ bölgenin en güçlü aktörlerinden biri olabilir. Ancak psikolojik üstünlüğünü koruma konusunda geçmişe göre daha zor bir süreç yaşamaktadır. Türkiye ise askerî kapasitesini artırırken aynı zamanda bölgesel söylem gücünü genişletmektedir.

Benim kanaatime göre önümüzdeki dönemde Türkiye–İsrail geriliminde belirleyici unsur doğrudan sıcak savaş değil, psikolojik savaş kapasitesi, diplomatik üstünlük ve stratejik iletişim olacaktır. Çünkü 21. yüzyılın savaşları artık yalnızca sahada değil, toplumların zihninde, medya alanında ve küresel kamuoyu üzerinde kazanılmaktadır.

Dolayısıyla modern Orta Doğu’da en güçlü aktör yalnızca en büyük orduya sahip olan değil, aynı zamanda psikolojik dayanıklılığı koruyabilen ve meşruiyet üretebilen aktör olacaktır.

Kaynakça

Aron, Raymond. Peace and War: A Theory of International Relations. New York: Doubleday, 1966.

Chomsky, Noam. Media Control: The Spectacular Achievements of Propaganda. Seven Stories Press, 2002.

Clausewitz, Carl von. On War. Princeton University Press, 1989.

Foucault, Michel. Society Must Be Defended. Picador, 2003.

Freedman, Lawrence. Strategy: A History. Oxford University Press, 2013.

Gray, Colin S. Modern Strategy. Oxford University Press, 1999.

Huntington, Samuel P. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. Simon & Schuster, 1996.

Morgenthau, Hans J. Politics Among Nations. McGraw-Hill, 2005.

Nye, Joseph S. Soft Power: The Means to Success in World Politics. PublicAffairs, 2004.

Waltz, Kenneth N. Theory of International Politics. McGraw-Hill, 1979.

Yılmaz, Sait. 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat. Kripto Yayınları, 2017.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün