Venezuela’da yaşananlar Türkiye açısından yalnızca bir Latin Amerika krizi olarak değerlendirilmemekte, ABD’nin kriz yönetme ve müdahale biçiminin hangi noktaya evrildiğini göstermesi bakımından doğrudan stratejik anlam taşımaktadır. Nicolas Maduro’ya yönelik operasyon, ABD-Venezuela ilişkilerinin ötesinde, Washington’un egemenlik algısını ve bu algıyı hangi araçlarla dayattığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo, Türkiye’nin hem ABD ile ilişkilerini hem de küresel sistemdeki konumlanışını yeniden değerlendirmesini zorunlu kılmaktadır.
ABD-Venezuela ilişkileri uzun süredir “tanımama”, “gayrimeşrulaştırma” ve “ekonomik boğma” üçgeninde ilerlemekteydi. Ancak Maduro’nun fiilen devre dışı bırakılmasıyla birlikte bu ilişki biçimi yeni bir safhaya geçmiştir. Washington artık yalnızca bir rejimi tanımamakla yetinmemekte, rejimin liderliğini doğrudan hedef alan bir güç kullanımı modelini devreye sokmaktadır. Bu yaklaşım klasik diplomatik kriz tanımlarını aşmakta, devletlerarası ilişkileri lider odaklı güvenlik dosyalarına indirgemektedir.
Türkiye açısından kritik eşik tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Ankara, son yıllarda dış politikasını egemenlik, iç işlerine müdahale karşıtlığı ve çok kutuplu denge arayışı üzerine inşa etmektedir. Venezuela örneği bu ilkelerin soyut söylemler değil, somut ve savunulması gereken stratejik değerler olduğunu göstermektedir. Bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından “hukuki operasyon” adı altında fiilen devre dışı bırakılması, benzer yöntemlerin yarın başka coğrafyalarda da uygulanabileceğini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik havzalar dikkate alındığında bu durum çok daha hassas bir anlam kazanmaktadır. ABD-Venezuela hattında yaşananlar, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde sıkça karşılaştığı “Hukuk mu güç mü?” ikilemini yeniden gündeme getirmektedir. Washington’un hukuku evrensel ve bağlayıcı normlar bütünü olarak değil, stratejik hedeflerine hizmet eden esnek bir araç olarak kullanması Türkiye açısından ciddi bir güven sorunu üretmektedir. Bugün Venezuela’da askıya alınan hukuk, yarın Doğu Akdeniz’de enerji denklemleri, Orta Doğu’da güvenlik gerekçeleri ya da Karadeniz’de jeopolitik baskılar üzerinden yeniden gündeme gelebilir.
Venezuela krizi, Türkiye açısından alternatif diplomasi ve ekonomik ilişkiler boyutuyla da dikkatle izlenmesi gereken bir sürece işaret etmektedir. Ankara, son yıllarda Latin Amerika’yı yalnızca ideolojik bir alan olarak değil, çok boyutlu ve dengeli bir dış politika sahası olarak ele almaktadır.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik sert ve tek taraflı müdahalesi, bölge ülkelerini ya tamamen Washington çizgisine çekmekte ya da dışa kapalı ve kırılgan yapılara itmektedir. Türkiye için bu tablo hem riskli hem de sınırlı bir manevra alanı barındırmaktadır. Ancak bu alan taraf olmak üzerinden değil, egemenlik, diyalog ve denge ilkesini esas alan bir diplomatik dil üzerinden değerlendirilebilir.
ABD–Venezuela krizinin Türkiye açısından bir diğer önemli boyutu, uluslararası sistemde “emsal” üretme kapasitesidir. Venezuela’da uygulanan yöntem belirli koşullar oluştuğunda herhangi bir ülkenin liderliğinin doğrudan hedef alınabileceğini göstermektedir. Bu durum, Türkiye gibi bölgesel güç iddiası taşıyan ve zaman zaman ABD ile çıkar çatışması yaşayan ülkeler için ciddi bir uyarı niteliğindedir. Mesele Maduro’nun kişiliği ya da Venezuela rejiminin niteliği değil, bu tür müdahalelerin normalleşmesidir.
ABD–Venezuela ilişkilerinde yaşanan bu kırılma, Türkiye açısından izlenmesi gereken sıradan bir diplomatik krizden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu gelişme, küresel sistemde egemenliğin nasıl aşındırıldığını, hukukun nasıl araçsallaştırıldığını ve güç kullanımının hangi yeni biçimlere evrildiğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye’nin bu tabloda alacağı pozisyon, geçici ittifak hesaplarından ziyade, uzun vadeli egemenlik ve denge stratejileri üzerinden şekillenmek zorundadır. Çünkü bugün Venezuela’da test edilen yöntemler yarın başka coğrafyalarda yeniden sahneye konulabilir.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı