Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Küresel Güç Rekabeti ve Etik Paradoks: Yeşil İpek Yolu’nun Gölgesinde Doğu Türkistan ve Türkiye’nin Stratejik Çözüm Misyonu

Küresel Güç Rekabeti ve Etik Paradoks: Yeşil İpek Yolu’nun Gölgesinde Doğu Türkistan ve Türkiye’nin Stratejik Çözüm Misyonu

Erdem YILMAZ

TUDPAM Uzmanı

Çin’in 2013 yılında ilan ettiği ve günümüzde “Yeşil İpek Yolu” (Green Silk Road) vizyonuyla evrilen Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), küresel enerji jeopolitiğini ve lojistik koridorlarını yeniden şekillendiren devasa bir altyapı hamlesi olmasının ötesinde, Pekin’in iç güvenlik doktrini ve Doğu Türkistan (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) üzerindeki egemenlik iddialarıyla ayrılmaz bir bütünlük arz etmektedir. Akademik bir perspektifle incelendiğinde, Yeşil İpek Yolu sadece bir çevresel sürdürülebilirlik projesi değil, aynı zamanda Çin’in “Batı’ya Açılım” stratejisinin kalbi olan Türkistan coğrafyasında ekonomik entegrasyon yoluyla siyasi istikrarı sağlama ve Doğu Türkistan’daki Uygur meselesini “ekonomik kalkınma” parantezine alarak küresel kamuoyunda meşrulaştırma girişimidir. Çin’in enerji portföyünü kömürden yenilenebilir kaynaklara kaydırması ve Türkistan genelinde güneş ile rüzgâr çiftliklerine milyarlarca dolar yatırım yapması, bu bölgenin sadece bir geçiş koridoru değil, aynı zamanda küresel yeşil dönüşümün hammadde ve üretim üssü olarak kurgulandığını göstermektedir. Ancak bu teknolojik sıçrama, Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma iddiaları, kültürel asimilasyon politikaları ve yüksek teknoloji destekli dijital gözetim mekanizmalarıyla gölgelenmektedir. Küresel tedarik zincirlerinin, özellikle güneş paneli üretimi için elzem olan polisilikonun %45’inden fazlasının Doğu Türkistan’dan tedarik edilmesi, Avrupa Birliği’nin “Global Gateway” gibi alternatif projelerle savunmaya çalıştığı “etik ticaret” ve “demokratik değerler” ilkelerini Çin’in pragmatik ve otoriter kalkınma modeliyle doğrudan karşı karşıya getirmektedir. Türkiye’nin merkezinde bulunduğu Orta Koridor’un başarısı, bir yandan Çin’in sunduğu bu yeşil finansman ve lojistik hızdan faydalanmayı gerektirirken, diğer yandan bölgedeki etno-kültürel bağlar ve uluslararası insan hakkı normları nedeniyle Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine karşı geliştirilecek diplomatik dengenin hassasiyetine bağlıdır. Sonuç olarak Yeşil İpek Yolu, Türkistan coğrafyasını ve Türkiye’yi bir refah havzasına dönüştürme potansiyeli taşısa da, bu projenin ahlaki ve hukuki meşruiyeti, Pekin’in ekonomik büyümeyi bir baskı aracı olarak kullanmaktan vazgeçip vazgeçmeyeceği ve Batılı güçlerin “sistemsel rakip” olarak tanımladıkları Çin ile olan ilişkilerinde insan haklarını ekonomik çıkarların ne ölçüde önünde tutacağıyla belirlenecektir; zira yeşil bir gelecek, ancak adil bir üretim ve insan onuruna saygı duyan bir siyasi iklimle gerçek anlamda sürdürülebilir kılınabilir.

Öneri

Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi” (BRI) kapsamında geliştirdiği “Yeşil İpek Yolu” stratejisi, küresel ölçekte çevresel bir dönüşüm vadediyor gibi görünse de, bu projenin jeopolitik merkez üssü olan Doğu Türkistan (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) ve orada yaşanan Uygur meselesi, projenin etik ve insani meşruiyetini temelden sarsmaktadır. Bugün küresel yeşil dönüşümün en kritik bileşeni olan güneş panellerinin ham maddesi polisilikonun dünyadaki en büyük üretim merkezi Doğu Türkistan’dır. Ancak bu üretim gücü; zorla çalıştırma iddiaları, sistematik asimilasyon politikaları ve yüksek teknoloji destekli dijital gözetim mekanizmalarının gölgesinde yükselmektedir. Çin, Türkistan coğrafyasını ve Orta Koridor’u ekonomik bir refah vaadiyle kendine bağlarken, Doğu Türkistan’ı bu ağın hem lojistik kilidi hem de “güvenlikli” üretim kampı olarak kurgulamaktadır. Bu durum, sadece bölgesel bir sorun değil, aynı zamanda dünya ticaretinin ve enerji dönüşümünün içine sızmış bir “ahlaki tedarik zinciri” krizidir.

Türkiye, bu denklemin en kritik noktasında yer almaktadır. Bir yanda Orta Koridor’un lojistik ve ekonomik avantajları, diğer yanda ise Doğu Türkistan ile olan derin tarihi, kültürel ve dini bağlar Türkiye’yi bu krizde “vazgeçilmez bir çözüm aktörü” konumuna taşımaktadır. Ankara’nın bu meselede sadece bir köprü değil, aynı zamanda bir dengeleyici güç olarak inisiyatif alması elzemdir. Türkiye’nin geliştirmesi gereken çözüm stratejisi, pasif bir izleyici olmanın ötesine geçerek, Çin ile olan ekonomik iş birliğini bir diplomatik kaldıraç olarak kullanmayı ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) üzerinden ortak bir bölgesel duruş sergilemeyi içermelidir. Türkiye, Avrupa Birliği’nin “Global Gateway” ve ABD’nin yaptırım temelli yaklaşımları ile Çin’in “kalkınma odaklı” otoriter modeli arasında sıkışmak yerine, Doğu Türkistan meselesini “insani kalkınma ve kültürel özerklik” çerçevesinde uluslararası platformlara taşıyacak rasyonel bir diplomasi inşa etmelidir.

Uygur meselesinin çözümü, Yeşil İpek Yolu’nun gerçekten “yeşil” ve “sürdürülebilir” olabilmesi için bir ön koşuldur; zira insan onurunun ihlal edildiği bir üretim süreci, ekolojik olarak ne kadar temiz olursa olsun ahlaki açıdan kirlidir. Türkiye, Türkistan cumhuriyetleriyle birlikte hareket ederek Pekin’e; ekonomik entegrasyonun ancak bölgedeki kadim Türk halklarının kimlik haklarına saygı duyulması ve şeffaf bir gözlem mekanizmasının kurulmasıyla kalıcı olabileceğini anlatacak yegâne güçtür. Doğu Türkistan’daki sanayi bölgelerinin ve enerji santrallerinin uluslararası çalışma standartlarına açılması, zorla çalıştırma şüphelerinin ortadan kaldırılması ve dijital gözetimin sonlandırılması için Türkiye’nin öncülüğünde bir “Bölgesel Etik Ticaret Konseyi” kurulması önerilebilir. Sonuç olarak Türkiye; hem Doğu Türkistan’daki kardeşlerinin feryadına derman olacak tarihi sorumluluğu üstlenmeli hem de Yeşil İpek Yolu’nu sömürgeci bir araçtan, adil ve insani bir kalkınma yoluna dönüştürecek stratejik liderliği sergilemelidir.

Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin yaşadığı dram, sadece bir insan hakları meselesi değil, aynı zamanda Yeni İpek Yolu’nun kalbinde yer alan jeopolitik bir düğümdür. Türkiye, bu düğümü çözebilecek tarihi mirasa, diplomatik esnekliğe ve stratejik konuma sahip yegane aktördür. Batı’nın yaptırım odaklı sert yaklaşımı ile Çin’in güvenlik eksenli baskıcı modeli arasında, Türkiye “İnsani Diplomasi ve Ekonomik Kaldıraç” temelli üçüncü bir yol inşa etmelidir. Bu yol haritası, Doğu Türkistan’ın izolasyonunu kırmayı ve Uygur halkının haklarını kalkınma dinamikleriyle entegre ederek korumayı amaçlar. Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı’nı (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan) bu meselede aktif bir diplomatik blok haline getirmelidir. Çin için Türkistan pazarı ve Orta Koridor hayati önemdedir. TDT, Çin ile yapılan Kuşak ve Yol anlaşmalarına “Kültürel Mirasın Korunması ve Etnik Haklara Saygı” maddesini bir standart olarak eklemelidir. Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma iddialarının merkezinde yer alan polisilikon ve pamuk üretimi için Türkiye, bir “Bölgesel Etik Ticaret Konseyi” kurulmasına öncülük etmelidir. Bu konsey, bölgedeki fabrikaların uluslararası çalışma örgütü (ILO) standartlarına uygunluğunu denetleyecek bir gözlem heyetine sahip olmalıdır. Çin’e, ürünlerinin küresel pazarda “kara listeye” alınmaması için bu şeffaflığın kendi lehine olduğu anlatılmalıdır. Türkiye, lojistik hattı sadece trenlerin geçtiği bir yol değil, bir kültür ve turizm rotası olarak pazarlamalıdır. Kaşgar, Urumçi ve Turfan gibi Doğu Türkistan şehirlerinin bu rotada “kültürel koruma alanları” olarak kalması için UNESCO ve benzeri kuruluşlarla iş birliği yaparak Çin üzerinde yumuşak güç baskısı oluşturulmalıdır. Çin ile yapılan eğitim anlaşmaları kapsamında, Türkiye ve Türkistan cumhuriyetlerinden akademisyenlerin, din alimlerinin ve gazetecilerin Doğu Türkistan’ı düzenli ziyaret edebileceği, Uygur kültürünün korunmasına yönelik ortak enstitülerin kurulduğu bir “Kültürel Açılım” talep edilmelidir. Bu, bölgedeki asimilasyon baskısını hafifletecek bir nefes borusu işlevi görecektir. Türkiye, Uygur meselesini bir iç siyaset malzemesi olmaktan çıkarıp, devlet stratejisi haline getirmelidir. Batı ile Çin arasındaki gerilimde, Uygur halkının haklarını bir pazarlık kozu değil, kalıcı bir istikrar unsuru olarak masaya koymalıdır. Pekin’e verilen mesaj net olmalıdır: “Gerçek toplumsal istikrar baskıyla değil, adaleti sağlamakla ve Türk dünyasının güvenini kazanmakla mümkündür.”

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün