Osmanlı İmparatorluğu’nda Savunma Sanayisinin Modernleşme Süreci
Türk savunma sanayisinin tarihsel gelişimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde başlayan modernleşme çabaları çerçevesinde ele alındığında günümüz savunma politikalarını anlamak açısından önemli bir arka plan sunmaktadır. 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti, askerî alandaki geri kalmışlığı telafi edebilmek amacıyla teknolojik yenilikleri yakından takip etmeye başlamış ve bu doğrultuda 1834 yılı itibarıyla buhar makinesi teknolojisini savunma sanayisine entegre etmiştir. Açılan fabrikalar devlet kontrolünde tutulmuş, özelleştirmeye gidilmemiştir. Bu yaklaşım, Osmanlı ekonomisinin içinde bulunduğu yapısal çıkmazı aşma ve üretim kapasitesini yeniden teşkilatlandırma arayışının bir yansıması olarak değerlendirilebilir (Kurt & Şehitoğlu, 2021, ss. 35-59).
Dönemin sosyal, ekonomik ve politik koşulları dikkate alındığında Osmanlı Devleti, yerel esnafı ve üreticiyi desteklemeyi hedeflemiş ancak bu çaba, güçlü yabancı devletlerin ekonomik nüfuzunun artmasını engellemekte yetersiz kalmıştır (Kurt & Şehitoğlu, 2022). Özellikle 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Antlaşması sonrasında Osmanlı hükûmeti, kapitülasyonlara karşı koyma kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu gelişme, yerli sanayinin korunmasını zorlaştırmış ve dışa bağımlılığı derinleştirmiştir.
1839 Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı sanayisi yapısal bir dönüşüm sürecine girmiştir. Ancak Avrupa’daki sanayileşme süreçlerinin aksine Osmanlı toplumunda güçlü bir orta sınıf ve burjuvazinin bulunmaması, yerel korumacı politikaların etkin biçimde uygulanmasını engellemiştir. Kapitülasyonların etkisinin arttığı bu dönemde, silah ve makine ithalat oranları dikkat çekici biçimde yükselmiş; 1838 yılına kadar %3 seviyesinde olan ithalat oranı, 1836–1862 yılları arasında %5’e, 1862–1902 döneminde ise %8’e ulaşmıştır.
Bazı araştırmacılara göre bu durumun temel sebeplerinden biri, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte lonca ve gedik sistemlerinin serbest piyasadaki etkinliğini yitirmesidir. Ortaya çıkan bu boşluk, gayrimüslim unsurlar ve yabancı sermaye sahipleri tarafından doldurulmuş; dönemin konjonktürel şartları içerisinde kapitülasyonlardan kaçınmak mümkün olmamıştır. İdarecilerin teknik ve ekonomik konulardaki yetersizlikleri, lonca teşkilatlarının çözülmesi, ücretlerin artması ve devlet borçlanmalarının yükselmesi neticesinde 1863 yılında Islah-ı Sanayi Komisyonu kurulmuştur. Komisyon, Tanzimat sonrası işlevini yitiren lonca ve gedik sistemlerinin yarattığı organizasyon boşluğunu doldurmayı amaçlamış; ancak yalnızca on yıl faaliyet gösterebilmiş ve kalıcı bir çözüm üretemeden kapatılmıştır (Kurt & Şehitoğlu, 2021, ss. 35–59).
Sanayi Devrimi’nin Avrupa emperyalizmini güçlendirmesi, yeni pazar arayışlarını hızlandırmış; üretim kapasitesi ve silahlanma alanında büyük atılım gerçekleştiren Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nin sanayi gücünü ciddi biçimde zayıflatmıştır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’daki teknolojik gelişmelerle rekabet edemeyen Osmanlı sanayisi, savunma alanında dışa bağımlı bir yapıya sürüklenmiştir. Bu süreçte Osmanlı Devleti, 1870–1914 yılları arasında ağırlıklı olarak basit top mermileri, tüfekler ve tabancalar üretebilmiştir.
Her ne kadar donanma alanında modernleşme çabaları bu dönemden önce başlatılmış olsa da özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye sipariş edilen savaş gemilerinin teslim edilmemesi, Osmanlı Devleti’ni alternatif arayışlara yöneltmiştir. Bu durum, Alman gemilerinin tercih edilmesine ve dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin Almanya ile daha yakın askerî ilişkiler kurmasına zemin hazırlamış, nihayetinde Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olma sürecini hızlandıran faktörlerden biri olmuştur.
Osmanlı Devleti, deniz kuvvetlerindeki teknolojik gelişmeleri yakından takip edebilmek ve bu alandaki bilgi birikimini artırmak amacıyla 1850’li yıllarda Bahriye Sanayi Alayları’nı kurmuştur. Ancak söz konusu girişimler beklenen verimi sağlayamamış, 1908 yılına gelindiğinde bu yapıların faaliyetlerine son verilmiştir. Bu durum, Osmanlı’nın savunma sanayisinde kurumsal sürdürülebilirlik sorunlarının önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. (Kurt & Şehitoğlu, 2021, ss. 35–59).
Aslında Osmanlı Devleti’nin Avrupa ekonomisiyle uyum süreci 18. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır. Kale inşası, yüksek tahrip gücüne sahip topların imal edilmesi ve yeni savaş taktiklerinin geliştirilmesi, zayıflama sürecine giren Osmanlı Devleti açısından askerî kapasitenin artırılmasını zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda ordu ıslahatlarında yabancı danışmanlardan ziyade, öncelikle yerli üretim altyapısının oluşturulması hedeflenmiştir. Baruthane-i Amire’nin 1700 yılında, Azadlı Baruthanesi’nin ise 1796 yılında barut üretimini artırmak amacıyla kurulması, güherçile ihtiyacının karşılanabilmesi için Konya ve Kayseri’de fabrikalar açılması bu yaklaşımın somut örnekleridir (Yıldız, 2024).
Osmanlı Devleti, dönemin teknolojik gelişmelerinden geri kalmamak amacıyla 1834 yılında Tersane-i Amire ve Baruthane-i Amire’ye buhar teknolojisini transfer etmiştir. Ancak 19. yüzyılda ortaya çıkan siyasal ve ekonomik sorunlar, bu atılımların derinleştirilmesini ve sürdürülebilir hâle getirilmesini engellemiştir. Bu koşullar altında Osmanlı ordusunun envanterinin büyük bir kısmı Alman silahlarından oluşmaya başlamış, özellikle danışmanlık amacıyla getirilen Alman subaylarının etkisiyle Ruhr Havzası’ndaki silah fabrikalarından yapılan alımlar önemli ölçüde artmıştır (Kurt & Şehitoğlu, 2021, ss. 35–59).
Zaman içerisinde Osmanlı ordusunda görev almak üzere getirilen Alman danışman subaylar yalnızca askerî reform süreçlerinde değil, savunma sanayisine ilişkin üretim, pazarlama ve tedarik mekanizmaları üzerinde de etkili olmuşlardır. Bu subaylar, Baltalimanı Antlaşması ile açık pazar hâline gelen Osmanlı iç piyasasında faaliyet gösteren rakip firmalar ve ürünler hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmuş, aynı zamanda Alman silah ve mühimmat üreticilerinin çıkarlarını doğrudan padişaha iletebilecek bir konuma erişmişlerdir. Bu durum, Alman silah ticaretinin Osmanlı pazarında ayrıcalıklı bir yer edinmesine ve karar alma süreçlerinde etkili aktörlerin tespit edilebilmesine imkân sağlamıştır.
Dönemin sanayi ve dış ticaret politikaları, Batılı literatürde sıklıkla “take the best from the West” anlayışıyla açıklanmakta, özellikle İngiltere’nin hızla sanayileştiği 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı pazarı, İngiliz ekonomik çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Nitekim 1825–1855 yılları arasında Osmanlı Devleti, İngiltere’nin en büyük dış ticaret müşterilerinden biri hâline gelmiştir (Bailey, 1940).
19.yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde Avrupa’da demiryolu hatlarının önemli ölçüde gelişmesi, silah ve askerî teçhizatın kıta içinden daha hızlı ve düşük maliyetle temin edilmesini mümkün kılmıştır. Bu durum, coğrafi uzaklık ve nakliye maliyetleri nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nden yapılan tüfek ve personel taşıyıcı gemi alımlarının cazibesini azaltmıştır. Özellikle 1870’li yıllardan sonra Osmanlı Devleti’nde yerli teçhizat ve gemi üretiminde belirgin bir gerileme yaşanmış; ordu ihtiyaçlarının karşılanmasında Almanya’dan ağır silah sistemleri, Fransa ve Amerika’dan piyade tüfekleri, İngiltere’den ise deniz platformları temin edilmesi tercih edilmiştir.
Osmanlı Devleti, 1825–1855 yılları arasında İngiltere’nin önemli ticari müşterilerinden biri konumundayken benzer bir bağımlılık ilişkisi 1886–1893 yılları arasında Alman silah sanayisi ile kurulmuştur. Bu dönemde Alman silah sanayisinin dış pazarlarda etkin olmasının temel nedenleri arasında devlet destekli üretim yapısı, askerî danışman subaylar aracılığıyla karar alma süreçlerine erişim sağlaması ve uygun finansman koşulları sunması yer almaktadır. Bu dönemde dünya pazarında neredeyse %70’lik bir payı elinde tutmayı başaran Alman Fritz Krupp firmasının Mauser firmasıyla birlikte Osmanlı pazarında tüfek ve cephane ürünlerinde rakibi bulunmamaktaydı. Türk ordusunun silah ve silah teknolojisine sahip olmasını amaçlamak, Alman silah sanayisinin ve Alman ekonomi politiğinin ithalatçı ülkelerle arasındaki ilişkinin boyutunu göstermektedir. Bir diğer açıdan hem Osmanlı Devleti’nin hem de Almanya’nın benimsediği dış politikalardır (Kurt & Şehitoğlu, 2021, ss. 35-59).
Ek olarak Osmanlı Devleti sanayisi, gelişmekte olan silah teknolojilerine ayak uydurmakta büyük oranda başarısız olmuştur. Kara ve deniz kuvvetleri içerisinde gerekli yatırımlar sekteye uğramış, Düynû-ı Umûmiye’nin kontrol ettiği hazine kilit altında tutulmuştur. Dış borçların gelişmelere ket vurması, Tersane-i Amire’nin üretim kabiliyetini de düşürmüş, buharlı gemi üretimi de maliyet sebebiyle durdurulmuştur. Tersane-i Amire’nin üretim geçmişi Sultan II. Mahmud döneminde başlamış, Sultan Abdülaziz döneminde en yüksek üretim sayısına ulaşmıştır.
20.yüzyılın başlarında endüstriyel anlamda havacılık teknolojisinin ortaya çıkması, askerî doktrinlerde köklü bir dönüşüm yaratmıştır. 1904 yılında Wright Kardeşler tarafından motorlu uçağın başarıyla uçurulması, hava gücünün hem sivil hem de askerî alanlarda kullanılmasının önünü açmış, özellikle Batı dünyası bu yeni teknolojiyi kısa sürede askerî amaçlarla kullanmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sürecinde dönemin teknik koşulları çerçevesinde hava araçlarına sahip olan devletlerin rakiplerine karşı belirgin bir üstünlük sağladığı görülmüş; hava gücü, kara ve deniz unsurlarını tamamlayan stratejik bir unsur hâline gelmiştir (Yalçın, 2016).
Osmanlı Devleti ise askerî havacılıkla ilgili ilk tecrübesini Balkan Savaşları sırasında yaşamış ve hava gücünün savaş alanındaki önemini bu dönemde doğrudan tecrübe etmiştir. Trakya’da savunma önlemleri almaya çalışılmış ve hava araçlarının askerî bağlamda kullanılması düşünülmüştür. Edirne’de konuşlandırılmak ve harp durumunda kullanılmak üzere bir sabit balon alınması kararlaştırılmıştır. Dönemin Berlin Ataşemiliteri Kurmay Binbaşı Enver Bey’den balonlara dair raporlama yapılması istenmiş, Enver Bey de 26 Eylül 1909’da Alman Drachen balonlarının çalışma prensipleri hakkında raporunda bilgiler vermiştir. Enver Bey, raporunda balonların sahra topu ve obüsler tarafından imha edilebileceğini ve balon gazlarının naklinde zorluklar yaşanabileceği için alımı desteklememiş, Krupp fabrikasının toplarına dikkat çekmiştir (Köksal, 2023, s.33).
Bu farkındalık doğrultusunda Osmanlı Devleti, 1912 yılında Yeşilköy’de ilk havacılık okulu olan Tayyare Mektebi’ni açarak askerî havacılık alanında kurumsal bir adım atmıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında faaliyet alanı genişletilen Tayyare Mektebi, yalnızca pilot ve makinist yetiştirmeyi değil, aynı zamanda Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların imal, tamir ve ikmal faaliyetlerini de üstlenmiştir. Bununla birlikte Osmanlı savunma sanayisinin bu dönemde havacılık başta olmak üzere ileri askerî teknolojilerde geri kalmasının temel nedenleri arasında siyasi istikrarsızlık, sermaye yetersizliği, sınırlı kömür ve demir kaynakları ile sanayiyi teşvik edecek koruyucu gümrük tarifelerinin yeterince düzenlenmemiş olması yer almaktadır (Karagülmez, 2023).
Sultan II. Mahmud Han döneminde başlatılan modernleşme ve ileri teknolojiye sahip olma yönündeki çabalar, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu mikro ve makro koşullar dikkate alındığında kayda değer girişimler olarak değerlendirilebilir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren silah ve askerî teknolojiye atfettiği önem bu dönemde de devam etmiş, bu kapsamda buhar teknolojisi çeşitli üretim tesislerine entegre edilmeye çalışılmıştır. Ancak mali kaynakların etkin kullanılamaması ve derinleşen ekonomik sorunlar, söz konusu modernleşme girişimlerinin verimli ve sürdürülebilir bir savunma sanayisi kapasitesine dönüşmesini engellemiştir (Kurt & Şehitoğlu, 2021: 35-59).
Cumhuriyet Döneminde Yerli Savunma ve Havacılık Sanayisinin İnşası (1923-1950)
1929 Büyük Buhranı ile sarsılan dünya ekonomisi, klasik liberal ekonomi anlayışının yapısal yetersizliklerini görünür kılmış; bu süreçte birçok devlet, kamu müdahalesini önceleyen Keynesyen ekonomi modeline yönelmiştir. Türkiye’de ise söz konusu dönemde literatürde sıklıkla “Keynes öncesi Keynesyen model” olarak tanımlanan ve devletin ekonomide yönlendirici bir rol üstlendiği bir yaklaşım benimsenmiştir (Boratav, 2015; Keyder, 2014). Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde şekillenen bu ekonomik anlayış, Osmanlı Devleti’nden devralınan sınırlı sanayi birikiminin değerlendirilmesini ve aynı zamanda millî bir burjuvazinin oluşturulmasını hedeflemiştir (Toprak, 2017).
Bu bağlamda, savunma sanayisi başta olmak üzere stratejik sektörlerde yerli üretimin teşvik edilmesi amacıyla Şakir Zümre, Nuri Killigil ve Nuri Demirağ gibi yerli girişimciler öne çıkmıştır. Söz konusu isimler, bireysel ticari faaliyetlerin ötesinde, devletin yönlendirdiği sanayileşme politikaları doğrultusunda hareket etmiş; savunma sanayisinde yerli üretim kapasitesinin oluşturulmasına katkı sunmuştur. Bu durum, erken Cumhuriyet döneminde özel girişim ile devlet desteğinin iç içe geçtiği hibrit bir ekonomik yapının ortaya çıktığını göstermektedir (Kurt & Şehitoğlu, 2022).
Keynesyen ekonomik model, yapısı itibarıyla özel girişim alanları yaratmayı amaçlamakla birlikte, devletin ekonomik faaliyetlerin temel düzenleyicisi ve çoğu zaman doğrudan üretici aktör olarak konumlanmasını öngörmektedir. Bu çerçevede, klasik kapitalist anlayıştan farklı olarak, kâr amaçlı birçok faaliyetin ana kaynağı devlet olmuştur. Erken Cumhuriyet döneminde uygulanan ekonomi politikaları da bu yaklaşım doğrultusunda şekillenmiş; devlet, özellikle savunma sanayisi gibi stratejik alanlarda yönlendirici ve belirleyici bir rol üstlenmiştir (Keyder, 2014).
Büyük Buhran’ın yıkıcı etkilerini sınırlandırmak amacıyla bu dönemde yerli malı üretimi ve tüketimi teşvik edilmiş, ithalata bağımlılığı azaltmaya yönelik politikalar hayata geçirilmiştir. Ancak dönemin sonlarına doğru dış yardımların artması ve uluslararası konjonktürde yaşanan değişimler bu politikaların sürdürülebilirliğini zayıflatmış, savunma sanayisinde yerli üretimi önceleyen yaklaşım kısmen sekteye uğramış ve dışa bağımlılık yeniden artış göstermiştir (Boratav, 2015).
Erken Cumhuriyet döneminde savunma sanayisinin millîleştirilmesi ve yerli üretimin teşvik edilmesi, Türkiye’nin ekonomik ve askerî bağımsızlığını güçlendirmeye yönelik temel hedeflerden biri olmuştur. Bu doğrultuda kurulan Şakir Zümre ve Nuri Killigil’e ait işletmeler yalnızca iç talebi karşılamakla kalmamış, aynı zamanda ihracat yapma başarısı da göstererek Türk savunma sanayisinin dış pazarlara açılabileceğini ortaya koymuştur. Bu girişimler, günümüz Türk savunma ve havacılık sanayisinin kurumsal ve teknolojik temellerinin erken Cumhuriyet yıllarında atıldığını göstermesi bakımından önemlidir (Kurt & Şehitoğlu, 2022).
Havacılık sektörü dışında daha sonra Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK)’nun altyapısını oluşturacak biçimde makine ve teçhizat alanında 13 işletme, silah ve mühimmat üretimine yönelik ise 3 işletme faaliyete geçirilmiştir. Bu tesisler, devlet öncülüğünde yürütülen sanayileşme politikalarının savunma sanayisine yansıması olarak değerlendirilmekte ve erken Cumhuriyet’in üretim kapasitesi oluşturma çabasını açık biçimde ortaya koymaktadır (Özlü, 2019).
Erken Cumhuriyet döneminde havacılık sanayisinin geliştirilmesine yönelik çabalar yalnızca devlet öncülüğünde yürütülen girişimlerle sınırlı kalmamış, aynı zamanda özel sektör ve bireysel girişimciler aracılığıyla da desteklenmiştir. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk özel havacılık girişimi, Nuri Demirağ tarafından 1936 yılında İstanbul Beşiktaş’ta kurulan Beşiktaş Nuri Demirağ Uçak Fabrikası olmuştur. Demirağ’ın sanayiye yönelik ilk girişimi olan Türk Zaferi Sigara Kâğıdı markası, önemli bir gelir elde ederek sermaye birikimi sağlamış; bu birikim Cumhuriyet’in millî burjuva oluşturma politikalarıyla örtüşen bir sanayileşme vizyonuna dönüştürülmüştür. Nuri Demirağ’ın demiryolu ihaleleri başta olmak üzere devlet destekli altyapı yatırımlarında aktif rol alması ve sanayileşme yönündeki çabaları, kendisine Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Demirağ” soyadının verilmesiyle sembolik bir karşılık bulmuştur.
Türkiye’nin ilk özel sektör havacılık işletmesi olan bu fabrikada Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Reşit Alan tarafından tasarlanan 1936 yılında tek motorlu Nu.D-36 ve 1938 yılında çift motorlu, altı kişilik Nu.D-38 yolcu uçağı üretilmiştir (Yücel, 2015: 27). Nuri Demirağ’ın havacılık alanındaki faaliyetleri yalnızca sivil üretimle sınırlı kalmamış, 1942 yılında Millî Savunma Bakanlığı, tayyare, motor ve kara nakil araçlarının bakım ve onarım işlemlerinin Demirağ’a ait tesislerde gerçekleştirilmesini Bakanlar Kurulu kararıyla talep etmiş ve bu talep kabul edilmiştir (Yalçın, 2016: 208–211). Bu gelişme, erken Cumhuriyet döneminde özel girişimlerin savunma sanayisine entegre edilme çabasını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Erken Cumhuriyet döneminde savunma sanayisine katkı sunan bir diğer önemli girişimci ise Şakir Zümre olmuştur. İstiklal Harbi sürecinde orduya çeşitli askerî teçhizatlar sağlayan Zümre, savaş sonrasında Türkiye’ye dönerek 1925 yılında İstanbul Haliç’te, Karaağaç Tapa Fabrikası kalıntıları üzerine kendi tesisini kurmuştur. Balkanlar’da silah ve mühimmat üretimi alanında faaliyet gösteren nitelikli ustalarla kurduğu ilişkiler sayesinde önemli bir teknik birikime sahip olan Şakir Zümre, bu birikimi Türkiye’de savunma sanayisine aktarmayı amaçlamış; Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’ye başvurarak ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak bir fabrika kurma talebinde bulunmuştur. Talebin kabul edilmesiyle birlikte Türk Mevad-ı Harbiye ve Tenviriye Fabrikası faaliyete geçirilmiş ve bu tesiste uçak bombaları, el bombaları ve çeşitli mühimmat türlerinin yanı sıra sivil alanda da kullanılan ürünler üretilmiştir. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bombardıman uçaklarında kullanılan ilk yerli bombalar ile Türk Deniz Kuvvetleri’nin ilk denizaltı su bombalarının bu tesislerde imal edilmesi, Şakir Zümre girişiminin savunma sanayisindeki önemini ortaya koymaktadır (Kurt & Şehitoğlu, 2023).
Benzer şekilde savunma sanayisine katkı sunan bir diğer önemli isim, asker kökenli bir sanayici olan Nuri Killigil’dir. Trablusgarp Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nda aktif görev alan Killigil, savaş sonrası dönemde ticari alanda çeşitli denemelerde bulunmuş ancak asıl olarak Türkiye’nin ilk endüstriyel silah tasarımcılarından biri olarak öne çıkmıştır. Kurduğu Zeytinburnu Silah ve Cephane Fabrikası ile Sütlüce Madeni Eşya Fabrikası, Türk ordusunun silah ve mühimmat ihtiyacını karşılamaya yönelik üretimler gerçekleştirmiştir. Ayrıca kaynaklarda, Nuri Killigil’in Arap-İsrail Savaşları sırasında Arap tarafına silah ve mühimmat satışı yaptığı da belirtilmektedir. Ancak 1949 yılında Zeytinburnu tesislerinde meydana gelen bir patlama sonucunda Nuri Killigil ile birlikte 27 personel hayatını kaybetmiştir (Oral, 2016: 281–453).
Havacılık faaliyetlerinin yoğunlaştığı bu dönemde, TOMTAŞ’ın Kayseri girişimine paralel olarak yürütülen bir diğer önemli sanayi teşebbüsü ise Eskişehir Uçak Tamir Fabrikası olmuştur. 1926 yılında, Hava Kuvvetleri Müfettişliği emrinde İzmir Halkapınar Tayyare Tamirhanesi’nin bir bölümünün Eskişehir’e taşınmasıyla faaliyete geçirilen tesis, Türk havacılık sanayisinin bakım ve onarım kapasitesini artırmayı hedeflemiştir. Zamanla genişleyen tesis, 1942 yılında gerçekleştirilen modernizasyon çalışmaları sonucunda Eskişehir Hava İkmal ve Bakım Merkezi adını almış, günümüzde Türk Hava Kuvvetleri’ne ait jet uçak motorlarının bakım faaliyetleri bu merkezde yürütülmeye başlanmıştır (Özlü, 2006: 63).
Erken Cumhuriyet döneminde oluşturulan savunma sanayisi altyapısı, ilerleyen yıllarda Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) gibi daha büyük ölçekte devlet eliyle yürütülen üretim kurumlarının temelini teşkil etmiştir. Bu kurumun kuruluşu, yalnızca devlet ve özel girişimciler tarafından kurulan küçük işletmelerin varlığı üzerine inşa edilmiş; böylece savunma sanayisinin millî üretim kapasitesini artırmak, iş gücü sağlamak ve ulusal ekonomiye katkıda bulunmak için daha sistematik bir örgütlenmeye dönüştüğü görülmüştür. MKEK, bu rolüyle hem silah ve mühimmat üretiminde yerli kapasitenin güçlenmesine olanak sağlamış hem de tesislerinin yoğun olduğu bölgelerde istihdam ve ekonomik hareketliliğe katkıda bulunmuştur, böylece savunma sanayisinin kurumsallaşmasına önemli bir katkı sunmuştur (Kurt & Şehitoğlu, 2023).
1929 Büyük Buhranı sonrasında Türkiye’de benimsenen devlet merkezli, dışa kapalı ve millî sanayileşme politikaları, savunma sanayisini doğrudan etkilemiştir. Uluslararası sistemde artan savaş ihtimali ve güvenlik kaygıları, Türkiye’yi dış politikada aktif ve silahlı tarafsızlık anlayışına yöneltmiş; bu durum ekonominin giderek silahlanma temelli bir yapıya evrilmesine yol açmıştır (Boratav, 2015). Bu süreçte askere alımların artması, sanayi tesislerinde çalışacak iş gücünün orduya kaydırılmasına neden olmuş ve üretim kapasitesinde yaklaşık %50 oranında bir düşüş yaşanmıştır (Özlü, 2019).
Savunma ve ordu harcamalarının artmasıyla birlikte bütçe açıkları derinleşmiş, üretimin sürdürülebilmesi amacıyla halk desteğine de başvurulmuştur. Bu bağlamda Diyanet İşleri Reisliği tarafından imamlar aracılığıyla halka duyurulan “Tayyarelerin Ehemmiyeti” başlıklı hutbe ile köylülerin tarımsal üretimi sürdürmeleri ve elde edilen gelirin Türk Hava Kurumu adına bağışlanması teşvik edilmiştir. Bu uygulama, erken Cumhuriyet döneminde savunma ve havacılık politikalarının yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal seferberlik anlayışıyla yürütüldüğünü göstermektedir (Yalçın, 2016).
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde ortaya çıkan yeni güç dengeleri, Türkiye’nin ekonomik ve askerî politikalarında belirgin bir yön değişikliğine neden olmuştur. Savaş süresince uygulanan devletçi, dışa kapalı ve millî sanayileşmeyi önceleyen ekonomi politikaları, savaş sonrası dönemde yerini Batı blokuyla bütünleşmeyi hedefleyen daha açık bir ekonomik yaklaşıma bırakmıştır. Bu dönüşüm, özellikle savunma sanayisi alanında erken Cumhuriyet döneminde inşa edilmeye çalışılan yerli üretim kapasitesinin sürekliliğini olumsuz yönde etkilemiştir (Boratav, 2015).
1945 sonrasında Türkiye, Sovyetler Birliği’nden algılanan güvenlik tehdidi nedeniyle dış politikada Batı eksenli bir çizgiye yönelmiş; bu yönelim, askerî ve ekonomik alanlarda ABD ile kurulan ilişkiler aracılığıyla kurumsallaşmıştır. 1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini kapsamında Türkiye’ye sağlanan askerî ve ekonomik yardımlar, savunma alanında kısa vadeli modernizasyon imkânları sunmakla birlikte, uzun vadede yerli savunma sanayisi girişimlerinin geri plana itilmesine yol açmıştır. Zira bu yardımlar, büyük ölçüde hazır askerî teçhizat ve silah sistemlerinin ithaline dayalı bir modernleşme anlayışını teşvik etmiştir (Keyder, 2014).
1948 yılında Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye aktarılan ekonomik kaynaklar da benzer bir etki yaratmış, sanayileşme politikaları üretim temelli bir yapıdan ziyade tüketim ve ithalat odaklı bir doğrultuda şekillenmiştir. Bu süreçte savunma sanayisi, devletin öncelikli yatırım alanları arasındaki konumunu giderek kaybetmiş, erken Cumhuriyet döneminde kurulan havacılık ve silah üretim tesislerinin önemli bir kısmı ya kapatılmış ya da farklı sektörlere yönlendirilmiştir. Böylece 1930’lu yıllarda oluşturulmaya çalışılan yerli savunma sanayisi ekosistemi, savaş sonrası konjonktürde sürdürülebilirliğini yitirmiştir (Kurt & Şehitoğlu, 2022).
1945–1950 arası dönemde savunma sanayisine yönelik bu geri çekilme yalnızca ekonomik tercihlerle sınırlı kalmamış, aynı zamanda askerî doktrin ve güvenlik anlayışındaki değişimle de doğrudan ilişkili olmuştur. Türkiye, güvenliğini ulusal üretim kapasitesine dayandırmak yerine, kolektif güvenlik ve dış ittifaklar üzerinden sağlamayı tercih etmiş; bu yaklaşım savunma sanayisinin stratejik bir kalkınma alanı olarak ele alınmasını ikinci plana itmiştir. Bu bağlamda, erken Cumhuriyet döneminde atılan kurumsal ve teknolojik adımların önemli bir bölümü kesintiye uğramış ve savunma sanayisinde dışa bağımlılık yeniden artış göstermiştir (Özlü, 2019).
1923–1945 döneminde devletçilik politikaları çerçevesinde oluşturulmaya çalışılan yerli savunma sanayisi altyapısı, 1945 sonrası uluslararası sistemin dayattığı siyasal ve ekonomik koşullar nedeniyle süreklilik kazanamamıştır. 1950’ye gelindiğinde Türkiye, savunma alanında üretici bir aktör olmaktan ziyade, dış kaynaklı askerî yardımlar ve ithal sistemler üzerinden güvenliğini sağlamaya yönelen bir yapıya evrilmiştir. Bu yapısal kırılma, ilerleyen yıllarda savunma sanayisinin yeniden inşa edilmesini zorunlu kılan temel dinamiklerden biri olmuştur.
1950 Sonrası Türk Savunma Sanayisinin Dönüşümü: Dışa Bağımlılık, Kırılmalar ve Millîleşme Süreci
1950 sonrasında Türkiye, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte ithal ikameci sanayileşme politikasını benimsemiş ve bu doğrultuda kısa vadeli bir ekonomik genişleme sürecine girmiştir. İthal ikameci sanayileşme, ithal edilmesi planlanan ürünlerin yerli imkânlar ve yerli üreticiler aracılığıyla üretilmesini amaçlayan bir kalkınma stratejisi olarak tanımlanmaktadır. Bu dönemde Türkiye’nin dış politikası, ABD ve Batı Bloku ile tam entegrasyon hedefi doğrultusunda şekillenmiş; 1952 yılında NATO’ya üyelikle birlikte bu yönelim kurumsal ve siyasal bir nitelik kazanmıştır.
Türkiye’nin Batı Bloku’na yönelmesinin temel nedenlerinden biri, Sovyetler Birliği ile imzalanan saldırmazlık anlaşmasının 1945’te sona ermesinin ardından Sovyet tarafının anlaşmayı yenilemeyi reddetmesi ve Türk Boğazları üzerinde ortak denetim talebinde bulunmasıdır. Bu gelişmeler, Türk tarafından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmış ve Türkiye’nin güvenlik politikasında Batı’ya yönelimi hızlandırmıştır.
1950’li yılların başında ABD yardımlarıyla sağlanan görece ekonomik refah, savunma sanayisinin geliştirilmesi yönünde kalıcı bir dönüşüm yaratmamıştır. Aksine ABD’nin askerî yardım programları kapsamında sağladığı silah, teçhizat ve mühimmatlar nedeniyle yerli savunma sanayisi geri planda kalmış, bazı askerî üretim tesisleri işlevsizleşmiş ya da faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıştır. 1955 yılına kadar devam eden ekonomik genişleme süreci, ihracat gelirlerindeki düşüşle birlikte yerini yapısal sorunlara bırakmıştır. Bu sorunların başlıca nedenlerinden biri ABD’nin yönlendirmeleri doğrultusunda yerli üretim yerine dış kaynaklı askerî malzemelerin tercih edilmesi olmuştur.
Bu dönemde ekonomik anlamda sembolik bir eşik olarak, 1954 yılında Düyûn-ı Umumiye’den devralınan son Osmanlı borcunun ödenmesiyle tarihsel bir yük ortadan kaldırılmıştır. Ancak Kore Savaşı’nın uluslararası ticaret üzerindeki etkileri, ihracat performansının düşmesi, yeni gümrük tarifeleri ve tarımda dışa bağımlı makineleşme politikaları ekonomik kırılganlığı artırmıştır. NATO üyeliği ve dış yardımlar sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonu büyük ölçüde dış kaynaklara dayandırılmış, bu durum hem savunma sanayisinde yerli üretimin gerilemesine hem de devlet bütçesi üzerindeki yükün artmasına neden olmuştur. Askerî fabrikaların sipariş hacimleri düşmüş ve birçok tesis üretim kapasitesini kaybetmiştir.
Bu koşullar altında, 15 Mart 1950 tarihinde mevcut askerî fabrikalar Kamu İktisadi Devlet Teşekkülü modeliyle Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) çatısı altında toplanmıştır. MKEK’nin kurulması, savunma sanayisinde dağınık yapının merkezileştirilmesi ve devlet kontrolünün güçlendirilmesi açısından önemli bir adım olmuştur. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah ve teçhizat ihtiyaçlarının yerli imkânlarla karşılanması hedefi gündemde tutulmaya devam etmiş, bu kapsamda 1954 yılında MKEK bünyesinde Ar-Ge Dairesi Başkanlığı faaliyete geçirilmiştir (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
1960’lı yıllar boyunca yaşanan 1963 ve 1967 Kıbrıs bunalımları, savunma sanayisinin stratejik önemini yeniden görünür kılmıştır. 1967’de yaşanan haşhaş ekimi krizi, ABD-Türkiye ilişkilerinin kırılma noktasıdır. ABD’nin ülkedeki uyuşturucu kaynağının %80’inin Türkiye kaynaklı olduğunu dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e tehditkâr bir şekilde iletmesi, ilişkileri germiştir (Tekin & Dokuyan, 2022). Bu gelişmelerin ardından 1970 yılında Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde Savunma Sanayisi ve Teknik Hizmetler Dairesi Başkanlığı kurulmuş, savunma sanayisinin geliştirilmesine yönelik kurumsal çabalar yeniden ivme kazanmıştır (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
20 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD ve İngiltere öncülüğünde 1975–1978 yılları arasında Türkiye’ye yönelik silah ambargosu uygulanmıştır. Bu ambargo, Türkiye açısından savunma sanayisinde dışa bağımlılığın yarattığı kırılganlığı açık biçimde ortaya koymuş ve savunma alanında bağımsız üretim kapasitesine sahip olmanın stratejik zorunluluğunu somutlaştırmıştır. Bu bağlamda ambargo dönemi, Türk savunma sanayisinin gelişiminde önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir. Harekât esnasında savunma sanayisinde ilk roketatar projesi dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya’nın 19 Şubat 1975 tarihinde Eskişehir Lokomotif ve Motor Sanayisi Müessesesi (ELMS)’ne ziyareti sonrasında basına yansımıştır. Bu yansıma ilk Türk roketatarının prototip imalat sürecini kapsamaktadır (Köksal, 2024).
Ambargo sonrasında Federal Almanya’dan alınan G-3 piyade tüfeği ve MG-3 makineli tüfeklerinin lisanslarıyla MKEK bünyesinde üretime başlanması, yerli savunma sanayisi kapasitesinin yeniden inşa edilmesine yönelik somut adımlar arasında yer almıştır. Aynı dönemde TUSAŞ, TÜBİTAK, TÜBİTAK-SAGE, Otokar, BMC ve Mercedes-Benz Türk gibi kuruluşların faaliyete geçmesi, savunma ve yan sanayilerde kurumsal altyapının güçlendiğini göstermektedir (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
Özellikle Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaşadığı haberleşme sorunları, 1975 yılında ASELSAN’ın kurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu gelişme, devletin savunma sanayisine yönelik yaklaşımında bir dönüşüm yaşandığını ve odağın yerli teknoloji geliştirme yönünde kaymaya başladığını göstermektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında savunma kurumlarını modernleştirme çabaları, uzun süre NATO ülkelerinin –özellikle ABD’nin– askerî yardım ve kredilerine bağımlı kalmış olsa da 1974 sonrası süreç savunma sanayisinde millîleşme yönündeki politikaların temelini oluşturmuştur (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
1974 sonrasında Türkiye’de ithal ikameci üretim modeli, nihai mal üretiminden ziyade ham maddelerin ara mallara dönüştürülmesini önceleyen bir yapıya evrilmiştir. (İthal İkameci Birikim Modelinin Açmazları, n.d.) Bu dönüşüm, kamu öncülüğünde gerçekleştirilen hızlı yatırım programlarıyla desteklenmiştir. Ancak 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinin ardından bu yaklaşım terk edilmiştir. Türkiye ekonomisi, küresel piyasalara finansal gelirler ve ihracat odaklı entegrasyonu hedefleyen, hizmet sektörü ağırlıklı ve görece düşük katma değerli bir sanayi yapısına yönelmiştir.
Buna karşılık, savunma sanayisi yaşanan tecrübeler ışığında bu dönüşüm sürecinin dışında tutulmuştur. Savunma sanayisinde dışa bağımlılığın askerî ve siyasal bağımsızlığı doğrudan zedelediği, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında uygulanan ambargo sürecinde açıkça ortaya çıkmıştır (İzgi, 2023). Savunma sistemlerinin dış kaynaklardan temini yalnızca yüksek maliyetlere yol açmamış, aynı zamanda askerî kapasitenin sürekliliğini ve karar alma özerkliğini de sınırlandırmıştır.
Bu doğrultuda, 1974 sonrası dönemde Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları aracılığıyla ASELSAN, HAVELSAN ve ASPİLSAN gibi vakıf sermayesine dayalı kuruluşlar oluşturulmuştur. Ancak bu yapı büyük ölçüde halk bağışlarına dayandığı için kapsamlı ve sürdürülebilir bir savunma sanayisi altyapısı oluşturmakta yetersiz kalmıştır. Bu eksiklik, 1980’li yıllarda savunma sanayisinin daha merkezi ve kurumsal bir yapıya kavuşturulmasını zorunlu hale getirmiştir.
Bu kapsamda, 1985 yılında 3238 sayılı Kanun ile Savunma Sanayisi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı kurulmuş ve aynı düzenleme ile Savunma Sanayisi Destekleme Fonu oluşturulmuştur. 1989 yılında ise bu yapı, Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma Sanayisi Müsteşarlığına dönüştürülmüş ve savunma sanayisinin planlanması ile yürütülmesi daha bütüncül bir çerçeveye oturtulmuştur. Sonraki yıllarda, bu kurumsal yapı Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayisi Başkanlığına dönüşerek yetki ve sorumluluk bakımından güçlendirilmiştir.
Bu dönemde offset uygulamaları ve ortak üretim modelleri ile özel sektör savunma sanayisine daha etkin biçimde dâhil edilmiştir. Teknoloji transferi ve maliyet paylaşımı yoluyla millî projelerin önü açılmıştır (Cellat, 2024: 113-140). Altay Ana Muharebe Tankı, insansız hava araçları, modernizasyon projeleri ve millî piyade tüfeği gibi girişimler, bu yapının somut çıktılarıdır. 1980’li ve 1990’lı yıllarda atılan bu adımlar, sınırlı kapasitelere sahip olsalar da günümüzdeki savunma sanayisi hamlelerinin zihinsel ve kurumsal altyapısını oluşturmuştur.
Türkiye, 1987–2001 yılları arasında, 1980 askerî darbesinin ardından ortaya çıkan siyasal ve ekonomik istikrarsızlıkların etkisi altında kalmıştır. Darbe sonrası krizlerin aşılması uzun bir sürece yayılmış ve bu dönem, kamuoyunda ve akademik literatürde sıklıkla koalisyon hükûmetleri dönemi olarak tanımlanmıştır (Solak & Karataş, 2025). 1990’lı yıllarda yaşanan en önemli kurumsal dönüşümlerden biri, 1995 yılında Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Türkiye ve AB arasında mamul mallara yönelik gümrük tarifeleri kaldırılmış, üçüncü ülkelere uygulanan gümrük oranlarının ise AB ortak tarifesiyle uyumlu hâle getirilmesi kararlaştırılmıştır. Dönemin bir diğer kritik kırılma noktası, 19 Şubat 2001 tarihinde patlak veren bankacılık ve finans krizidir. Krizin ardından, 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmiş ve özellikle ilk beş yıllık dönemde özel sektöre sağlanan destekler sayesinde ekonomi politikaları sanayiciler nezdinde geniş ölçüde karşılık bulmuştur. Bununla birlikte, 2008 küresel finansal krizi, Türkiye ekonomisinin yavaşlama eğilimi gösterdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır.
Savunma sanayisine ilişkin SSM raporlarında, tedarik yaklaşımlarında yaşanan dönüşüm vurgulanmaktadır. Bu raporlara göre, 1990 öncesi dönem hazır alım, 1990–2000 arası ortak üretim, 2000–2011 dönemi tasarım, 2011 sonrası ise ömür devri yönetimi yaklaşımıyla tanımlanmaktadır. Bu sınıflandırma, savunma sanayisinde oluşan zihinsel ve tarihsel mirasın evrimini açık biçimde göstermektedir (Yılmaz & Yorulmaz, 2023) (Kurt & Şehitoğlu, 2021: 74).
Dönemin güvenlik koşulları çerçevesinde, savunma sanayisinde özellikle Hava Kuvvetleri’ne öncelik verilmiştir. PKK tehdidine karşı yürütülen hava ve kara operasyonları, bu önceliklendirmede belirleyici rol oynamıştır. Türkiye’nin kendi savaş uçağını üretme çabaları kapsamında TUSAŞ kurulmuş ve Hava Kuvvetleri’nin savaş uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla General Dynamics üretimi F-16 uçaklarının lisans altında üretimine karar verilmiştir. Bu süreçte, uçağın gövde ve motor üretimi için TAI ve TEI faaliyete geçirilmiştir (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
Türkiye’nin insansız hava aracı (İHA) alanındaki çalışmaları, 1990 yılında TAI bünyesinde başlatılan UAV-X1 projesiyle başlamış ancak ekonomik nedenlerle proje tamamlanamamıştır. Bunu takiben, 1994 ve 1998 yıllarında ABD’den ithalat yoluna gidilmiştir (GDH Digital, 2023). 2004 yılı itibarıyla Türkiye’nin İHA politikasında köklü bir değişim gerçekleşmiş ve Anka, Bayraktar, Çaldıran ile Malazgirt projeleri başlatılmıştır. Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri envanterinde yer alan Anka İHA sisteminin ana yüklenicisi TAI’dir. Terör örgütü PKK’ya karşı gerçekleştirilen operasyonlarda İHA kullanımının artmasıyla birlikte, 2005 yılında İsrail ile Heron tipi İHA’ların tedarik edilmesine yönelik bir anlaşma imzalanmış ve bu sistemler 2010 itibarıyla envantere girmeye başlamıştır. Heron İHA’lar kısa vadede operasyonel kabiliyet sağlasa da teslimat gecikmeleri, bakım-onarım bağımlılığı ve siyasi gerilimler nedeniyle sürdürülebilirlik açısından sınırlayıcı olmuştur. Bu deneyim, savunma sanayisinde dışa bağımlılığın yarattığı stratejik kırılganlıkları açık biçimde ortaya koymuş ve yerli İHA projelerinin geliştirilmesini zorunlu hâle getirmiştir (Aviation Week, 2010; Ynet News, 2010).
Yerli sistemler arasında öne çıkan Baykar üretimi Bayraktar TB-2, millî yazılım, elektronik ve yapısal bileşenlere sahip olup 2007 yılından itibaren operasyonel olarak kullanılmaktadır. Bir diğer önemli platform olan AKINCI TİHA ise Türkiye’ye havacılık alanında rekabet avantajı sağlayan stratejik bir savunma sanayisi ürünü olarak kabul edilmektedir (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
Sonuç olarak, tarihsel süreçte yaşanan ekonomik ve siyasal kırılmaların devletin savunma sanayisine bakışını dönüştürdüğü ve bu alana stratejik bir önem atfedilmesine neden olduğu görülmektedir (Yeşiltaş, 2023). Yerli savunma sanayisi işletmelerinin yakaladığı ivme, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ile birlikte açıklanan 11. Kalkınma Planı’nda savunma sanayisine yönelik hedeflerle desteklenmiş ve bu durum, sektörün ilerleyen dönemde daha yüksek katma değerli ve sürdürülebilir başarılara ulaşabileceğine işaret etmektedir (Kurt & Şehitoğlu, 2021).
Kaynakça
Aviation Week. (2010, June 9). Turkey continues UAV programme with Israel despite worsening crisis. Aviation Week Network. https://aviationweek.com/defense/turkey-continues-uav-programme-israel-despite-worsening-crisis
Bailey, F. E. (1940). The economics of British foreign policy, 1825-50. The Journal of Modern History, 12(4), 449–484.
Boratav, K. (2015). Türkiye iktisat tarihi (1908–2015). İmge Kitabevi.
Cellat, M. (2024). Türk Hava Harp Sanayiinde bilgi ve teknoloji transferi: Yabancı rol modellerin izomorfik kullanımı. Journal of Public Administration and Technology, 6(2), 113–140. https://doi.org/10.58307/kaytek.1444021
GDH Digital. (2023, June 15). Türkiye’nin milli S/İHA yolculuğu ve Baykar Teknoloji. https://gdh.digital/turkiyenin-milli-siha-yolculugu-ve-baykar-teknoloji-62274
İthal ikameci birikim modelinin açmazları. (n.d.). Türkiye’de yeni kapitalist hegemonyanın inşası. 9lib.net. https://9lib.net/article/ithal-ikameci-birikim-modelinin-acmazlari.dy41689y#google_vignette
İzgi, R. A. (2023). Kıbrıs Barış Harekatı sonrası uygulanan Amerikan ambargosunun Türk ekonomisi üzerindeki etkileri. Namık Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. https://acikerisim.nku.edu.tr/items/793903ad-3898-469c-ada1-22b6087a53b4
Karagülmez, M. (2023). “Doğu kapısında” Macar havacı Oszkár Asbóth’un Osmanlı havacılığını geliştirme projesi ve İstanbul günleri (1913). Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 11(35), 875–905. https://doi.org/10.33692/avrasyad.1241391
Keyder, Ç. (2014). Türkiye’de devlet ve sınıflar. İletişim Yayınları.
Köksal, O. (2023). Türk askerî havacılığının kuruluş sürecinde hava harp araçlarının temini (1911–1914) [Yüksek lisans tezi, Yeditepe Üniversitesi]. Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp?tezNo=804021
Köksal, O. (2024). İlk Türk roketatarı TRA-100’ün prototip imalat süreci. In A. S. Özkaya, M. F. Çalışır, & O. C. Aktaş (Eds.), Eski çağlardan günümüze Türk savunma sanayi tarihi (ss. 1195–1218). Millî Savunma Üniversitesi Yayınları.
Kurt, E., & Şehitoğlu, Y. (2021). Türk savunma sanayii tarihi: Dönemler ve aktörler – 1834-2020.
Kurt, E., & Şehitoğlu, Y. (2022). The transformation of the Turkish defence industry from the time of the Ottoman Empire to the Republic of Turkey, 1834–1950. Revista de Historia Industrial, 31(86), 143–174. https://doi.org/10.1344/rhiihr.38009
Kurt, E., & Şehitoğlu, Y. (2023). Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Savunma Sanayi Fabrikaları (1923–1950). Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(1), 39–48. https://dx.doi.org/10.14744/ysbed.2023.00030
Oral, A. (2016). Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil. Demkar Yayınevi.
Özlü, H. (2006). İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze Türkiye’de savunma sanayinin gelişimi (1939–1990) [Yayımlanmamış doktora tezi]. Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.
Özlü, H. (2019). Türkiye’de savunma sanayi gelişim tarihi içinde Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumunun kuruluş dönemi faaliyetlerinin analizi. Savunma Bilimleri Dergisi, 18(1), 177–216.
Solak, Y., & Karataş, M. (2025). Türkiye’nin koalisyonlu yılları (1991-2002). 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Dergisi. https://dergipark.org.tr/en/pub/egitimvetoplum/issue/94653/1696004
Tekin, A. C., & Dokuyan, S. (2022). Haşhaş sorunu ve Türk diplomasisindeki yeri (Osmanlı’dan 1980’e kadar). Türk Dünyası Araştırmaları, 132(260), 41–78. https://doi.org/10.55773/tda.1173486
Toprak, Z. (2017). Türkiye’de millî iktisat (1908–1918). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Yalçın, O. (2016). Türk Hava Harp Sanayii Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Yeşiltaş, M. S. (2023). Cumhuriyetten günümüze Türk savunma sanayiinin gelişimi. SETAV. https://www.setav.org/yorum/cumhuriyetten-gunumuze-turk-savunma-sanayiinin-gelisimi
Yıldız, G. (2024). National knowledge and technological advancement initiatives in late Ottoman and republican Türkiye (1860–1960). TÜBA Bilim ve Düşün Yayınları.
Yılmaz, S., & Yorulmaz, M. (2023). The effects of Turkish defense industry’s transformation on Turkish foreign policy. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 12(1), 1–21. https://doi.org/10.15869/itobiad.1186736
Yücel, T. F. (2015). Cumhuriyet Türkiyesi’nin sanayileşme öyküsü. Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV).
Ynet News. (2010, March 25). Turkey takes delivery of Israeli-made drones. https://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-3868033,00.html
Fotoğraf: Anadolu Ajansı