Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Türkiye’nin Suriye’deki Varlığı ve İsrail’in Artan Rahatsızlığı

Türkiye’nin Suriye’deki Varlığı ve İsrail’in Artan Rahatsızlığı

Dr. Hüseyin YELTİN

TUDPAM Başkanı

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş, Orta Doğu’nun mevcut güç dengelerini derinden sarsan bir kırılma noktası olmuştur. Lakin Suriye’deki dönüşümün salt bir iç savaş bağlamında değerlendirilmesi bugün gelinen aşamayı açıklamak bakımından yetersiz kalacaktır. Beşar Esad rejiminin sona ermesiyle birlikte Suriye, yeni bir siyasal ve güvenlik düzeninin kurulmaya çalışıldığı bir döneme girmiştir. Bu süreçte Türkiye’nin Suriye’ye yönelik yaklaşımı da yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye açısından Suriye artık sadece sınır güvenliği veya terörle mücadele bağlamında ele alınan bir dosya olmaktan çıkmış ve Türkiye’nin bölgesel güvenliği, diplomatik etkinliği ve Orta Doğu’daki stratejik konumuyla doğrudan ilişkili bir mesele hâline gelmiştir.

Türkiye’nin Suriye politikasındaki temel yaklaşımın merkezinde, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin yeniden işleyen bir devlet kapasitesine kavuşturulması yer almaktadır. Bunun Türkiye açısından Suriye’nin geleceğine ilişkin bir tercih olmadığı açıktır. Suriye’de ortaya çıkabilecek siyasi parçalanma, devlet otoritesinin kalıcı biçimde zayıflaması veya sınır hattında terör yapılanmalarının güç kazanması, doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki askerî ve siyasi varlığı, öncelikle Türkiye’nin kendi güvenlik çevresini istikrarlı hâle getirme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Tabii bu politikanın arka planında Türkiye’nin insani diplomasisine, barış ve huzur iklimine verdiği önemi de es geçmemek gerekecektir.

Bununla birlikte son dönemde Türkiye’nin Suriye’deki rolünde önemli bir nitelik değişimi yaşanmaktadır. Ankara’nın etkisi artık sadece askerî kapasite üzerinden ölçülebilecek bir seviyede değildir. Türkiye, Suriye’nin yeni yönetimiyle geliştirdiği siyasi ve diplomatik ilişkilerin yanı sıra güvenlik, ekonomik iş birliği, yeniden imar ve devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması gibi alanlarda da belirleyici bir aktör hâline gelmektedir. Başka bir deyişle Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, geçici bir askerî konuşlanmanın ötesine geçen ve çok sayıda politika aracını aynı anda kullanan kapsamlı bir stratejik nüfuz biçimine dönüşmektedir.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki ağırlığındaki artış, İsrail açısından dikkatle takip edilen bir gelişme hâline gelmiştir. İsrail’in Suriye’ye ilişkin temel önceliği, kendi güvenliğine yönelik potansiyel tehditlerin sınırlandırılmasıdır. Tel Aviv yönetimi bu yaklaşım doğrultusunda Suriye’deki askerî kapasiteyi, silah sistemlerini ve kendisi açısından risk oluşturabileceğini değerlendirdiği yapılanmaları yakından izlemekte ve zaman zaman doğrudan askerî müdahalelerde bulunmaktadır. Ancak İsrail’in güvenlik perspektifi ile Türkiye’nin Suriye yaklaşımı arasında belirgin bir anlayış farklılığı bulunmaktadır.

Türkiye açısından Suriye’nin askerî kapasitesinin bütünüyle zayıflatılması, ülkenin daha güvenli hâle gelmesi anlamına gelmemektedir. Aksine devlet kapasitesinin zayıflaması, güvenlik boşluklarının ortaya çıkmasına ve farklı silahlı yapıların güç kazanmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye’nin savunduğu yaklaşım, Suriye’nin egemenlik alanının yeniden tesis edilmesini ve merkezi devlet otoritesinin ülke genelinde güçlendirilmesini esas almaktadır. İsrail’in Suriye’ye yönelik askerî müdahalelerinin Türkiye tarafından eleştirilmesinin temelinde de bu anlayış bulunmaktadır. Türkiye, Suriye’nin güvenliğinin dışarıdan belirlenen tek taraflı güvenlik hesapları üzerinden değil, Suriye’nin egemenliği ve bölgesel dengeler gözetilerek ele alınması gerektiğini savunmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye ile İsrail arasındaki Suriye merkezli görüş ayrılığının arkasında sadece iki ülkenin farklı güvenlik öncelikleri bulunmamaktadır. Daha derinde, savaş sonrası Suriye’nin nasıl bir devlet olarak şekilleneceğine ilişkin iki farklı stratejik perspektif söz konusudur. Türkiye, sınırları üzerindeki egemenliği tesis edilmiş, terör yapılanmalarından arındırılmış, merkezi kurumları işleyen ve bölgesel sistem içerisinde bağımsız hareket edebilen bir Suriye’yi kendi güvenliği açısından daha istikrarlı bir seçenek olarak görmektedir. İsrail ise öncelikle kendi güvenlik ihtiyaçlarını merkeze alan ve Suriye’nin askerî kapasitesinin kendisi açısından tehdit oluşturmayacak şekilde sınırlandırılmasını önceleyen bir yaklaşım sergilemektedir.

Bu farklılığın önümüzdeki dönemde daha görünür hâle gelmesi muhtemeldir. Çünkü Türkiye’nin Suriye’deki etkisi yalnızca sahadaki askerî varlığından ibaret değildir. Ankara ile Şam arasında gelişen diplomatik temaslar, ekonomik ilişkiler, güvenlik iş birliği ve yeniden yapılanma süreçleri Türkiye’nin Suriye’nin geleceği üzerinde daha uzun vadeli bir etki oluşturma potansiyeline işaret etmektedir. Bu durum, Suriye’de ortaya çıkacak yeni düzenin sadece bölgesel değil, uluslararası güç dengeleri açısından da önem taşıdığı anlamına gelmektedir.

İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki etkinliğinden duyduğu rahatsızlığın önemli bir boyutu da burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin güçlü bir siyasi ve güvenlik aktörü olarak Suriye’de kalıcılaşması, Tel Aviv’in Suriye sahasında tek taraflı hareket etme kapasitesini doğal olarak sınırlandırabilecek bir faktördür. Dahası Türkiye’nin, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunması, İsrail’in güvenlik gerekçesiyle gerçekleştirdiği sınır ötesi operasyonların meşruiyetine ilişkin ciddi bir siyasi karşılık üretmektedir.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu rekabetin artık diplomatik söylemler üzerinden takip edilemeyeceğini de göstermektedir. İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetleri ve Türkiye’nin bunlara yönelik tepkileri, iki ülkenin Suriye dosyasında giderek daha fazla karşı karşıya gelen güvenlik perspektiflerine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. ABD’nin de Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir çatışmasızlık mekanizması oluşturulmasına yönelik girişimleri, ortaya çıkan gerilimin yalnızca ikili ilişkiler açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da önem taşıdığını göstermektedir.

Bununla birlikte Türkiye’nin Suriye’deki varlığını İsrail ile kaçınılmaz bir çatışmanın habercisi olarak değerlendirmek çok doğru olmayacaktır. Türkiye açısından temel mesele İsrail’le doğrudan bir güç mücadelesine girmekten ziyade, Suriye’nin yeniden istikrarlı bir devlet yapısına kavuşmasını sağlamak ve bu süreçte Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını korumaktır. Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde askerî caydırıcılığını muhafaza ederken diplomatik, siyasi ve ekonomik araçlarını daha etkin biçimde kullanması muhtemel bir beklenti olarak görülmelidir.

Sonuç itibarıyla Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin yeni bir boyut kazandığını göstermektedir. Lakin söz konusu rekabeti yalnızca “Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı” üzerinden okumak eksik bir analiz olacaktır. Asıl konu, savaş sonrasında ortaya çıkacak Suriye’nin siyasi ve güvenlik mimarisinin hangi aktörlerin etkisiyle şekilleneceği meselesidir. Türkiye, güçlü ve egemen bir Suriye’nin bölgesel istikrara katkı sağlayacağını düşünürken, İsrail kendi güvenlik önceliklerini önceleyen farklı bir düzen arayışındadır.

Bu açıdan bakıldığında İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki artan etkinliğinden duyduğu rahatsızlık, Ankara’nın bölgedeki rolünün genişlediğinin de önemli bir kanıtı olduğu söylenebilir. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi salt bir askerî bir varlık olmanın da ötesinde diplomasi, güvenlik, ekonomi ve yeniden yapılanma alanlarını kapsayan bütüncül bir bölgesel politika olarak değerlendirilmelidir. Önümüzdeki dönemde asıl mücadele, Suriye topraklarında hangi ülkenin daha fazla askerî kapasite bulunduracağından ziyade, Suriye’nin gelecekteki devlet ve güvenlik düzeninin hangi stratejik anlayış doğrultusunda şekilleneceği üzerinde yaşanacaktır. Türkiye açısından bu süreç, değişen Orta Doğu düzenindeki ağırlığını da belirleyecek niteliktedir.

Fotoğraf: Gemini

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün