Son günlerde Karadeniz’de yaşanan gemi saldırıları herkes için bir merak konusu hâline geldi. 2022’den beri devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı sadece iki ülkeyi değil, komşu ülkeleri de ciddi şekilde etkiliyor. Rusya ve Ukrayna’nın sahip oldukları güç kapasiteleri savaşı sonlandırmaya yetmese de sürdürmeyi mümkün kılacak bir çıkmaza girmiştir. Karşılıklı elde edilen bazı kazanımlara rağmen iki tarafın da asıl hedefine ulaşamaması, savaşın başından beri devrede olan jeoekonomik silahların etkisini büyüterek giderek daha fazla ülkeyi içine çeken bir yapıya dönüştürmüştür. Savaş, iki taraftan biri taviz vermeden bitecek gibi gözükmüyor. Rusya’nın taviz vermesi demek, etrafının tamamen NATO tarafından çevrelenmesi anlamına gelmektedir. Bu da doğal olarak Rusya tarafından bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. Taviz verirse daha çok şey kaybedecek taraf o gibi gözüküyor. İsveç ve Finlandiya’nın da NATO’ya girmesiyle Baltık Denizi’nde de sıkışmış durumdayken, ortak kimliği paylaştığı komşusunun girmesine razı olamaz. Ukrayna’nın taviz vermesi ise NATO’dan vazgeçmesi demek.
İlk olarak 5 Ekim’de Ukrayna’dan İtalya’ya mısır taşıyan Türk sahipli Royad Mammadov adlı yük gemisi, Romanya açıklarında tarafsız sularda İHA saldırısına uğrayarak battı. Ukrayna, saldırının Rus İHA’ları tarafından yapıldığını açıkladı. 6 Ekim tarihinde iste Bulgaristan Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde gemide bulunan 18 kişilik mürettebattan 11’i Türk olan Able isimli başka bir tahıl gemisi vuruldu. 7 Ekim’de ise Bulgaristan’ın Byala açıkları yakınlarında yine Türk sahipli Alfa Watan isimli yük gemisi battı ve 10 kişilik mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Sonuç olarak, birçok insan zarar gördü ama sorumluluk alma konusuna gelindiğinde kimseden bir ses çıkmadı.
Karadeniz, Ukrayna da dahil olmak üzere daha birçok ülkenin lojistik süreçlerde kilit rol oynayan çok önemli bir küresel ticaret güzergâhıdır. Bir ticaret yolunun güvensiz hâle gelmesi, yalnızca ülkelerin ihracatını değil, ürünlerin taşınmasını ve uluslararası pazarlara ulaşmasını da zorlaştırabilir. Özellikle tahıl taşımacılığındaki aksamalar, gıda ithalatına bağımlı ülkelerde maliyetlerin artmasına ve gıdaya erişimin zorlaşmasına neden olabilir. Ticaretin aksaması veya taşıma maliyetlerinin artması da ülkeler üzerinde ekonomik baskı yaratabilir. Bu nedenle Karadeniz’deki ticari gemilerin güvenliği yalnızca deniz taşımacılığı açısından değil, ülkelerin ekonomik istikrarı ve gıda güvenliği açısından da önem taşıyor. Böylece savaşın yıkıcı etkilerinin sadece taraflar arasında sınırlı kalmayıp tüm dünyayı nasıl etkilediğini görüyoruz.
Bu noktada NATO ve Türkiye’nin tutumu önem kazanmaktadır. Öncelikle NATO’nun gelişmeler karşısındaki yaklaşımını ele almak gerekir. NATO’dan doğrudan bir kınama açıklaması gelmedi. Bir NATO üyesinin münhasır ekonomik bölgesinde ticari gemilerin hedef alınması ile doğrudan NATO topraklarına saldırılması arasında hukuki bir fark vardır. Münhasır ekonomik bölge, kıyı devletine belirli ekonomik haklar tanır ancak karasularıyla aynı statüde değildir. Ancak bu durum, saldırıların önemini azaltmaz. Sivil gemilerin hedef alınması, deniz ticaretini ve denizlerde seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmektedir. Burada asıl soru askerî bir karşılığı olması değil, deniz güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve tırmanmanın nasıl önleneceğidir.
Türkiye, hem Karadeniz’e kıyısı olan bir ülke hem de NATO üyesi; aynı zamanda Rusya ve Ukrayna ile ilişkilerini sürdürmeye çalışan bir aktör. Bu konum, Türkiye’ye diplomatik temas ve arabuluculuk imkânı sağlarken iki taraf arasındaki askerî tırmanmanın maliyetlerini de doğrudan hissediyor. Vurulan gemilerin sahiplerinin Türk olmasına ve kayıplar arasında Türk mürettebatın bulunmasına rağmen herhangi bir açıklama yapılmadı.
Türkiye’nin 2022’de Birleşmiş Milletler ile birlikte yürüttüğü Karadeniz Tahıl Girişimi, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak Karadeniz’deki istikrarın korunmasını amaçlayan ekonomik ve güvenlik çıkarların korunduğu önemli bir girişimdi. Ancak Rusya’nın 2023’te girişimden çekilmesi sebebiyle kalıcı bir çözüm olamadı. Diplomatik görüşmeler deniz güvenliğini sağlamak için yeterli değildir. Türkiye’nin izlediği denge politikası bir diplomatik sessizliğe mi dönüşecek, bunu ilerleyen zamanlarda göreceğiz.
Taraflar arasındaki iletişimin sürdürülmesi önemli olsa da ticari gemilere yönelik saldırılar devam ederken yalnızca gerilimi azaltmaya yönelik çağrılar yapmak yeterli olmaz. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin Karadeniz’deki stratejik önemini artırsa da ticari gemileri saldırılara karşı doğrudan korumaz. Bu nedenle Montrö, Türkiye’nin Karadeniz politikasında önemli bir yere sahip olsa da bölgedeki ticari gemilerin güvenliğini tek başına sağlayamaz.
Sonuç olarak, Karadeniz’de yaşanan gemi saldırılarıyla görüyoruz ki bölgesel güvenlik yalnızca askerî kapasite ve ittifak ilişkileri üzerinden değerlendirilemez. Deniz ticaretinin sürdürülebilirliği, sivil mürettebatın korunması ve ekonomik bağlantıların devamlılığı da güvenlik politikasının ayrılmaz parçalarıdır.
Türkiye, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başından itibaren iki ülkeyle de iletişimini sürdürerek denge politikası izlemeye çalışmıştır. Ancak savaşın etkilerinin Türkiye’yi de doğrudan etkilemeye başlaması, bu politikanın geleceği hakkında soru işaretleri yaratmaktadır. Türkiye, Rusya’dan yüksek miktarda doğal gaz almakta ve başka alanlarda ithalat-ihracatı sürdürmektedir. Bu karşılıklı ilişkiler, Türkiye’nin yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi ve diplomatik konularda da Rusya ile ilişkilerini gözetmesini gerektirmektedir. Türkiye, NATO üyesi olmasının yanı sıra Ukrayna ile savunma sanayisi, stratejik endüstriler ve ticaret gibi alanlarda da iş birliğini sürdürmektedir. Tüm bunları dikkate aldığımızda Türkiye, denge politikası yürütmeye devam etmelidir.
Asıl mesele, diplomatik dengeyi ticari gemilerin güvenliğine ve bölgesel istikrara dönüştürebilmektir. Aksi takdirde Karadeniz, yalnızca savaşan tarafların askerî hesaplarının değil, uluslararası ticaretin ve kıyıdaş ülkelerin ekonomik güvenliğinin de giderek daha fazla risk altına girdiği bir alana dönüşecektir. Türkiye’nin diplomatik girişimleri, saldırıların araştırılması ve Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler arasında deniz güvenliği konusunda iş birliğinin artırılmasıyla desteklemesi gerekmektedir. Karadeniz’in daha geniş bir askerî rekabet alanına dönüşmesi engellenmelidir.