Hürmüz Boğazı aslında bir geçitten çok ticaretin, rekabetin ve güç mücadelesinin merkezidir. Antik dönemlerden itibaren Basra Körfezi ile Hint Okyanusu arasında deniz yolu olan Hürmüz Boğazı, özellikle Pers İmparatorluğu zamanında ticaret için önemli bir yoldur. Orta Çağ’da ise baharat ve değerli malların taşındığı büyük ticaret yolunun bir parçası hâline gelmiştir. Bugünlerde ise Hürmüz Boğazı, dünya için en önemli enerji akışı bölgesi olarak tanımlanır. Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan bu dar su geçidi, Suudi Arabistan, Irak, İran, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin petrol ihracatlarını dünyaya açan kapıdır. Küresel petrol ihracatının buradan yapılması, körfezi sadece bölgesel değil aynı zamanda küresel bir etkiye sahip yapmaktadır. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak küçücük bir aksaklık, küresel ekonomik dengeleri bozabilir. Ayrıca boğazın stratejik konumu, onu önemli bir güç unsuru hâline getirmektedir. Örneğin İran gibi bölge ülkeleri için sadece bir boğaz değil, uluslararası ilişkilerde bir güç unsuru hâlindedir. Özellikle İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilimler, bu boğazın neden hâlâ dünyanın en önemli noktalarından biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki güncel gerilimin temelleri tek bir olaya değil, uzun yıllara yayılan siyasi ve güvenlik merkezli çatışmalara dayanmaktadır. Bu gerilimin kökeni 1979 İran İslam Devrimi’ne kadar uzanır. Devrim sonrası İran’ın Batı ülkelerine bakış açısını ve ilişkilerini değiştirmesi, özellikle ABD ve İsrail’i stratejik rakipler olarak görmesi taraflar arasında kalıcı anlaşmazlıklara sebep olmuştur. ABD’nin Orta Doğu’daki askerî üslerinin varlığı ve İsrail ile ittifakı İran tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu temel gerilimlere zamanla nükleer program meselesi eklenmiştir. İran’ın nükleer çalışmaları, ABD ve İsrail tarafından bölgesel güvenlik açısından risk olarak değerlendirilmiş; İran ise nükleer çalışmaları enerji ihtiyacı ve egemenlik hakkı olarak savunmuştur. Bu çatışma diplomatik süreçleri, ekonomik yaptırımları ve asker gerilimleri tetiklemiştir.
Bu gerilimin merkezindeki nükleer program, teknik olarak uranyum zenginleştirme kapasitesi üzerine yoğunlaşmıştır. İran, bir dağın derinliklerine inşa edilen tesislerde uranyumu %60 saflığa kadar ulaştırmıştır. Sivil nükleer enerji üretimi için %3–5 uranyum saflığı yeterliyken %60 saflığa ulaşmış uranyum, ABD ve İsrail’i rahatsız etmiştir. ABD ve İsrail’in diplomatik çabaları sonuçsuz kalmış, ABD ve İsrail askeri çatışmalara yönelmiştir. 2025 yılının ortalarında başlayan bu askerî operasyonlarda ABD ve İsrail, İran’ın nükleer altyapısını ve askeri tesislerini hedef alan kapsamlı hava harekâtları düzenlemiştir. 2026 yılının başlarında ise bu çatışmalar, Tahran ve çevresindeki stratejik noktaların bombalandığı, İran’ın bölgedeki ABD üslerine ve müttefiklerine füze saldırılarıyla karşılık verdiği bir “bölgesel savaş” hâlini almıştır.
Bu süreç, Hürmüz Boğazı ile bölgesel bir savaş olmaktan çıkıp küresel etkisi olan bir savaş hâlini almıştır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %25’inin ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı, İran için en güçlü silahtır. İran, nükleer tesislerine yapılan saldırılara yanıt olarak boğazı kapatmış ve gemi trafiğini engellemiştir. Bu durum, 2026 yılındaki petrol fiyatlarını etkilemiş ve tarihî artışlara neden olmuştur.
Bu gelişmeler bize Hürmüz Boğazı’ndaki durumun sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel etkilerini ispatlamıştır. Bir ülkenin egemenlik hakkı ile dünya ekonomisinin nasıl etkileneceğini göstermiştir. Sadece enerji fiyatlarını artırmakla kalmamış, aynı zamanda küresel ticarette domino etkisi yaratarak dünya genelinde ekonomik bir krizi tetiklemiştir.
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim karşısında ABD ve müttefikleri, bölgedeki enerji akışının sürekliliğini sağlamak amacıyla deniz gücü merkezli bir strateji geliştirmiştir. ABD, özellikle Basra Körfezi’nde askerî varlığını artırarak ticari gemi trafiğinin güvenliğini korumayı hedeflemektedir. Bu süreçte diplomatik baskı, ekonomik yaptırımlar ve askerî caydırıcılık eş zamanlı olarak kullanılmış, buna rağmen bölgedeki güç dengesi hâlâ dengesiz yapısını sürdürmektedir.
2026 yılı itibarıyla Hürmüz Boğazı’nın “yüksek riskli” kabul edilmesi, dünya ekonomisinde alternatif yollar arayışını artırmıştır. Özellikle Körfez ülkeleri arasında kara, demir yolu ve deniz taşımacılığını bir araya getiren entegre hatlar geliştirilmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan Avrupa-Asya arasındaki alternatif ticaret yolu gibi projeler de küresel ticaret yollarını çeşitlendirmeyi hedeflemektedir. Bu gelişmeler, 2026 itibarıyla küresel ticaret sisteminin tek bir boğaza bağımlı yapıdan uzaklaşarak daha çok alternatif yolların olduğu bir yapıya doğru geçiş yaptığını göstermektedir.
Bu durum, Hürmüz Boğazı üzerinde yaşanan bu anlaşmazlıkların enerji ticaretinin tek bir noktaya bağlı olduğunu ve bunun çeşitlendirilmesinin önemini göstermiştir. Özellikle deniz taşımacılığına olan bağımlılığın azaltılması ve devletlerin yeni kara yollarını güçlendirmesi gerektiğini düşündürmüştür. Bu süreç, uluslararası ilişkilerde enerji ticaretinin giderek daha belirleyici bir etken hâline geldiğini de ortaya koymaktadır.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı