Sudan’ın Darbeler, Krizler ve Savaşlar Tarihi
Sudan çok çeşitli bir nüfusa sahiptir. Bazıları kendini Arap, bazıları ise Afrikalı kabul eden 500’den fazla kabilesi bulunmaktadır. Bu kimlik ayrımının oluşum sebebi ise İngiliz sömürgeciliğidir (Al Jazeera English). Kuzey bölgesinde çoğunlukla daha zengin sayılabilecek Müslüman Araplar, Güney bölgesinde ise daha az gelişmiş şehirlerde yaşayan Hristiyan ve Animistler yaşamaktadır. Bu ayrım, biri 2 milyon kişiyi öldüren iki iç savaşa yol açmıştır (Council on Foreign Relations, 2026).
20. yüzyılın ilk yarısı boyunca Sudan; Mısır ve Birleşik Krallık’ın ortak himayesi altında “Anglo-Mısır Kondominyumu” adıyla bulunmuştur (Council on Foreign Relations, 2026). Sudan’ın bağımsız bir cumhuriyet olarak kurulduğu tarih olan 1 Ocak 1956’dan bu yana ise birçok siyasi lider, askeri güçler tarafından görevinden edilmiştir. Bu bakımdan, Sudan’ın resmi askeri gücü olan Sudan Silahlı Kuvvetleri (Sudan Armed Forces / SAF), yüz yıla yakındır elinde etkili bir güç bulundurmaktadır.
İlk başarılı askeri darbe 1958’de gerçekleşmiştir. Emekli bir ordu subayı ve dönemin başbakanı olan Abdullah Halil kendi sivil hükümetini düşürerek Sudan’ı askeri yönetim altına geçirmiştir. Bu duruma İngilizce’de “self-coup / autocoup” adı verilmektedir. Geçen 10 yıl içerisinde kısa süreli bir demokrasi dönemi yaşanmıştır ancak 1969’da Albay Cafer Numeyri yeni bir darbe gerçekleştirmiştir. 1985 yılında Abdurrahman Suar el-Dahab, Cafer Numeyri’yi görevden düşürüp demokratik bir hükümet kurmuştur. Yalnızca 4 yıl sonra Ömer Hasan Ahmed el-Beşir hükümeti tekrar düşürerek kendini devlet başkanı olarak atamıştır (Vox). Sıkı bir şeriat düzeni uygulayan el-Beşir; Hristiyanlara, Şiilere, diğer azınlıklara ve Sünnilikten dönenlere zulmetmiştir (Council on Foreign Relations, 2026). Ülke tarihinin bilincinde olan el-Beşir, diğer devlet başkanlarından farklı olarak “coup-proofing (darbe dayanıklılığı)” denilen bir taktik geliştirmiştir. Etrafını birçok “koruyucu” ile çevrelemiş ve bu koruyucuların birbirini kontrol altında tutmasını, böylece ona karşı birleşmemelerini sağlamıştır. Bu koruyuculardan birincisi, SAF’tır. El-Beşir orduyu güçlendirmiş ve yakın bir ilişki kurmuştur. Güney Sudan’daki iç savaşı bastırmaları için onlara güvenmiştir. Bu bağlamda SAF ve müttefik milis kuvvetler sivillere vahşice muamele etmiştir.
Ardından, Batı’da yeni bir savaş başlamıştır. Burdaki halk tarihsel olarak gözardı edilmiş, sağlık ürünlerinden bile mahrum bırakılmış ve mecliste temsillerine yeterli yer verilmemiştir (Vox). El-Beşir bir Arap kabilesindendir ve Arap toplulukları kayırmakla suçlanmıştır. Bu durum hem Afrikalı kabilelerin içerlemesine hem de marjinalleşmelerine neden olmuştur. Bu nedenlerle 2003 yılında ordunun büyük kısmı ülkenin güneyinde bulunuruken isyancı gruplar Darfur’daki birliklere ve el-Beşir’in Araplar tarafından domine edilen hükümetine karşı ayaklanmıştır. El-Beşir ise SAF’i görevlendirmek yerine “Cancavid (Janjaweed)” olarak bilinen yerel Arap milis kuvvetlerini silahlandırıp isyanı bastırmalarıı için onlara güvenmiştir. Bu kuvvetler Darfur’da sadece isyancılara değil sivillere de saldırmış, 300.000’den fazla kişiyi öldürmüş, 3000’den fazla köyü yok etmiştir (Al Jazeera English). El-Beşir’in en çok güvendiği milis lideri Muhammed Hamdan Dagalo’dur. Lakabı olan “Hemeti”, “küçük Muhammed” demektir ancak el–Beşir ona Arapça “korumam” anlamına gelen “himayeti” lakabını da takmıştır.
İç savaş 2011 yılında Güney Sudan’ın bağımsızlığı ile sona ermiştir. Bunun sonucunda Sudan’ın ekonomisi ciddi derecede düşüşe geçmiştir çünkü ülke ekonomisini ayakta tutan petrol rezervlerinin çoğu güneyde bulunmaktadır. Tüm bunlar karşısında gücünü geri kazanabilmek için el-Beşir, 2013 yılında Hemeti ve Cancavid’i “Hızlı Destek Güçleri (Rapid Support Forces / RSF) adı altında paramiliter güç olarak resmileştirmiştir. Bu grup ülkenin istihbarat teşkilatı olan Sudan Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi (NISS) altında kurulmuştur (ki bu servis de el-Beşir’in korumaları arasındadır) ancak aslen Darfur’da SAF’ı korumaktadır (Vox). Kurulduğu günden itibaren RSF bir sınır koruma kuvveti olarak kullanılmış, Yemen Savaşı’nda Saudi ittifakı çerçevesinde paralı asker olarak bölgeye gönderilmiş ve halk ayaklanmalarını bastırmakta görevlendirilmiştir (Council on Foreign Relations, 2026).
2017 yılında el-Beşir Hemeti’yi doğrudan onun emri altına getiren bir yasanın geçmesini sağlamıştır. Böylece RSF’in asıl amacının el-Beşir’i korumak olduğu anlaşılmıştır. RSF’in bu sadakatinin devamını sağlamak için el-Beşir Hemeti’ye finansal özerklik vermiş; Darfur’daki bazı altın madenlerini kontrol etmesine, Chad ve Libya’ya silah ve mineral kaçakçılığı yapmasına ve para için savaş halindeki bölgelere birlikler göndermesine izin vermiştir. Aynı şekilde SAF’ın da silah üretimi ve telekomünikasyon gibi büyük endüstrilerde kontrol sahibi olmasını sağlamıştır.
Bu güçler zenginleştikçe halk fakirleşmeye devam etmiştir. Sonuç olarak 19 Aralık 2018’de, büyük bir ekonomik krizin içinde protestolar başlamıştır çünkü halk açken el-Beşir hükümet bütçesinin %60-70’ini güvenliğe ayırmaktadır. Bu durum Sudan tarihindeki en büyük devrime yol açmıştır. Protestolar ülkenin farklı bölgelerinden başkent Hartum’a sıçramıştır ancak el-Beşir yine de istifa etmeyi reddetmiştir. RSF ve SAF önceleri el-Beşir’i desteklese de protestocular aylarca vazgeçmeyince el-Beşir’in liderliğinin artık onlara yaramadığını anlamışlardır. Böylece 11 Nisan 2019’da SAF komutanları, Hemeti ile gizlice anlaşarak el-Beşir’i düşürmüştür. Darbeden sonra Abdülfettah el-Burhan (Darfur’da eski bir bölgesel komutandır) ve Hemeti beraber Sudan’ın kontrolünü ele geçirmişlerdir. Halkın onları Darfur’dan sorumlu suç ortakları olarak görmesini haklı çıkaracak şekilde, kısa süre sonra demokrasi yanlısı protestoculara saldırmışlardır. 3 Haziran 2019’da RSF, 100 protestocuyu öldürmüştür. Ardından ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Etiyopya, Afrika Birliği ve Birleşik Krallık anlaşmazlığa dahil olup Sudan ordusu ve protestocuları bir güç paylaşımı anlaşmasını kabul etmeye zorlamıştır. Bu anlaşmaya göre iki tarafın da temsilcileri geçici konseyde yer alacaktır ancak problem şudur ki protestocuların karşı çıkmasına rağmen hem Hemeti hem de el-Burhan konseye dahil edilmiştir.
Önceleri “Sudan Geçiş Dönemi Egemenlik Konseyi” anlaşmaya uygun hareket etmiş ve Abdullah Hamduk yeni başbakan olmultur ancak “tiyatro darbe (staged coup)” gibi birçok askeri müdahaleden sonra Ocak 2022’de Hamduk istifa etmiştir ve el-Burhan ülkenin “de facto” lideri haline gelmiştir. Hemeti ise bu durumdan pek memnun olmamakla beraber 2. adam konumundadır. El-Burhan Orta Doğu, Avrupa ve Asya’daki liderlerle yakın ilişkiler ve ittifaklar geliştirirken Hemeti de bu ilişkileri kurmak için altın madenlerinden kazandığı zenginliğini kullanmıştır (Vox). Öte yandan, Hamduk’un görevden düşürülmesinin ardından anayasa da askıya alındığı için “World Bank” ve “IMF” gibi uluslararası kuruluşlar Sudan’dan yardımlarını çekmiş ve borç hafifletme uygulamalarını durdurmuşlardır (Council on Foreign Relations, 2026).
Bu gelişmelerin ardından işleyen bir sivil hükümet olmamasından kaynaklı yıllar süren protestolar sonrasında ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Krallık; Hemeti ve protestocular üzerinde yeni bir anlaşma için baskı kurmuştur. 5 Aralık 2020’de imzalanan anlaşma siviller tarafından yönetilen yeni bir geçici hükümete Nisan 2023’e kadar geçilmesini öngörmektedir. Bu anlaşmaya göre aynı zamanda RSF, el-Burhan’ın ordusunun bir parçası olmalıdır ki bu da Hemeti’nin gücünü kısıtlayacaktır. El-Burhan bu geçişin 2 yılda, Hemeti ise 10 yılda tamamlanmasını istemiştir. Söz konusu bu anlaşmazlık ülkeyi bugün bulunduğu konuma getirmiştir. Her iki liderin de ülkenin büyük bölümüne yüz binlerce silahlı asker yerleştirmesi ve ikisinin de çözümü diğerini elimine etmekte görmesi nedeniyle bugünkü savaş başlamıştır (Vox).
Bu anlaşmazlık dünyanın kayıtlar tutulmaya başladığından beri gördüğü en büyük insani krize sebep olmuştur (Al Jazeera English). Günümüzde 26 milyon Sudanlı (ki bu ülke nüfusunun yarısına tekabül eder) akut açlık riski altındadır (Middle East Eye). Şu anda SAF; başkent dahil olmak üzere Doğu, Kuzey ve merkez bölgesini; RSF ise Batı bölgesini elinde tutmaktadır. Bazılarına göre bu ayrımın temelli hale gelmesi mümkündür, ki Sudan zaten geçmişte bir kez ikiye bölünmüştür. 2023’ten sonra on binlerce kişi ölmüş ve 12 milyon kişi yaşadığı yeri terk edip Çad, Etiyopya, Güney Sudan gibi komşu ülkelere kaçmak zorunda kalmıştır. Her iki taraf da sivilleri hedef almıştır. RSF şu an Darfur’un tamamını kontrol etmekte ve Doğu’ya ilerlemeye çalışmaktadır. Şehirlere giden yemek ve suyu kesmiş, binlerce kişiyi şehirlere hapsetmiş, El Cuneyna gibi şehirlerde yaptığı katliamlarda on binlerce kişiyi öldürmüştür. Bazıları bunu Cancavid’in 20 sene önce Darfur’da başladığı işi devam ettirmesi olarak görmektedir.
SAF ve RSF; Port Sudan ve Nyala’da hükümetler kurmuşlardır ancak ikisi de tam bir meşruiyete sahip değildir çünkü biri darbeden, diğeri ise toplu katliamlar ve etnik temizlikten doğmuştur (Al Jazeera English).
Altının Krize Etkisi
Dünya ülkeleri son zamanlarda altına hücum etmektedir çünkü Orta Doğu’nun giderek daha istikrarsız hale gelmesi nedeniyle petro para birimi (petrodolar) önemini giderek kaybetmekte ve başta Çin, Hindistan ve Rusya olmak üzere giderek daha fazla ülke alternatif para birimlerine yönelmektedir. Dolayısıyla merkez bankaları da para rezervlerini koruma altına alabilecekleri bağımsız para birimleri aramaktadırlar. Bunun sonucunda altın fiyatları tarihi zirveleri görmüş ve BAE kendini stratejik bir şekilde altının (ve altın aklayıcılığının) küresel merkezi haline getirmiştir. Bu amaçla kullandığı yollardan biri ise Sudan’daki iç savaşı finanse etmektir. BAE’nin Afrika’daki rolü genel olarak karmaşıktır ve toprak alımları, bölgesel nüfuz kullanımı ve Kızıldeniz boyunca uzanıp hayati önem taşıyan ticaret yollarına erişim gibi ögeleri barındırmaktadır ancak ülkeye olan sınırsız altın akışı, BAE’nin Sudan ve komşularıyla olan ilişkilerinde belirleyici hale gelmiştir.
Doların aksine altın, fiziksel olarak taşınması zorunlu bir para birimidir. Altın alımı için altının satıldığı yere gitmek mecburidir. Dolayısıyla ülkeye altın girişinde %0 vergi uygulanması nedeniyle Dubai altının ihracatı, işlenmesi ve satımı için dünyada en ideal yer haline gelmiştir. Altının bu şekilde legal yollardan değil de kaçakçılık yoluyla ülkeye getirilmesinin sebebi ise şudur: geniş altın rezervlerine rağmen Afrika’daki ülkelerin çoğu bu ölçekte bir altın talebine hazırlıklı değildir. Ülkeler son 20 yılda pik yapan bu ani talebi karşılayacak altyapı, ekipman ve hukuki kurallara sahip değildir. Bu nedenle endüstriyel seviyede altın madenciliği kontrol altında tutulamamıştır. Gerekli sistemlerin yokluğu, endüstri içerisinde “zanaatkar / küçük ölçekli altın madencileri”nin dolduracağı bir boşluk oluşturmuştur. Bu bağlamda altın bulunan br arazisi olan biri özel bir şirkete bu altını çıkarması için para verebilmekteydi. İthal edilen ürünün altın olmasından dolayı da bu özel şirketler korumaya ihtiyaç duymaktaydı, ki bu koruma görevini de milis kuvvetler üstleniyordu. Bu milis kuvvetler de sıklıkla söz konusu altınların kaçakçılığını yapmaktaydı. Bölgedeki aktörlerin yoğunluğu ve konu üzerine neredeyse hiç resmi düzenleme olmaması nedeniyle Sudan’ı kalkındırabilecek altın endüstrisi bu şekilde yozlaşmadan ibaret hale gelmiştir (Al Jazeera English).
Günümüzde altın, Sudan’ın ihracatının yaklaşık %50’sini oluşturmaktadır. Araştırmalara göre 2024 yılında ordu tarafından tutulan bölgelerden gönderilen resmi altınların %97’si BAE’ye gitmiştir ki bu altınlar yaklaşık 1,5 milyar dolar değerindedir. Tahminlere göre bundan çok daha fazlası (toplam üretimin %90’ı) Sudan’dan gizlice dışarı ülkelere çıkarılmaktadır (Sallachi, 2025).
Dünyanın Krize Etkisi ve İlişkisi
SAF’ın ana destekçilerinden biri Mısır, RSF’in ana destekçilerinden biri ise BAE’dir ancak BAE bu durumu reddetmektedir. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International)’nün beyanlarına göre çatışma bu iki güce de durmaksızın olan silah akışı sayesinde bu ölçüde devam etmektedir. Türkiye, Rusya, Sırbistan, Çin, Yemen ve BAE’den bölgeye gelen silahlara dair kanıtlar bulunmuştur ancak aslen Darfur’a silah ve mühimmat göndermek uluslararası ölçüde yasaklanmıştır. 2004’den beri Birleşmiş Milletler bölgeye silah ambargosu uygulamaktadır (Al Jazeera English).
Hemeti’nin destekçilerinden bir diğeri ise Rusya’dır. Uzun zamandır RSF’in ana askeri ihtiyaç sağlayıcısı olan Rusya, Ukrayna’yı işgale hazırlandığı dönemde bütçeye ihtiyaç duymuş ve savaşı finanse edebilmek için altın stoklamaya başlamıştır. Sudan’da 2014’ten beri aktif olan “Wagner Grubu”, bu bağlamda maden operasyonlarını ve altın kaçakçılığını yürütmüştür (Middle East Eye). “Wagner Grubu”, Rus hükümeti ile yakın ilişkileri olan özel bir askeri şirkettir ve Yevgeny Prigozhin tarafından yönetilmektedir. Bu şirket tarafından gönderilen birlikler başta Ukrayna olmak üzere, 30 civarı ülkede savaşmıştır. Rusya, Kasım 2017’de, altın madenlerinde imtiyaz anlaşmaları başta olmak üzere “M-Invest” şirketi adına bir dizi anlaşmalar yapmıştır. “M-Invest”, Prigozhin ve Wagner ile yakın ilişkileri olan bir Rus firmasıdır. El-Beşir döneminin ardından Wagner 2021 darbesini desteklemiştir ki bu darbeyle göreve gelen hükümet Rusya’yla daha yakın ilişkiler kurmak istemektedir. Şirketin bölgede iki önemli amacı bulunmaktadır: altın madenciliği ve kaçakçılığı, Kızıldeniz’de bir deniz askeri üssünün kurulması. Altın madenciliği üzerinden hem Wagner operasyonlarının desteklenmesi ve kar sağlanması hem de Ukrayna’nın işgali ardından Rusya’ya uygulanan uluslararası yaptırımların etkisinin hafifletilmesi amaçlanmaktadır. Bu amaçlar dışında Wagner şirketi Sudan’daki iki gruba da ideolojik olarak bağlı değildir. Dolayısıyla çatışmanın temel sebeplerinden biri olmadığını belirtmekte fayda vardır (Doxsee, 2023).
2024’te ABD, Birleşik Krallık ve bazı AB ülkeleri; RSF ve SAF’a ait özel şirketlere yaptırımlar uygulamıştır. Bunlardan biri de Hemeti’nin kardeşi tarafından yönetilen, BAE merkezli altın madenciliği şirketi “Al-Junaid (El-Cüneyd)”dir (Middle East Eye). BAE’nin Sudan’ın içişlerine bu kadar dahil olması ayrıca “alt-emperyalizm” ile açıklanmaktadır. Bu, emperyal olmayan ancak kendi bölgesinde ciddi söz sahibi bir devletin, emperyal güçlerin çıkarlarına uyacak şekilde hareket etmesi ve kendi bölgesinde emperyal bir devlet gibi davranması durumudur. BAE, Sudan da dahil olmak üzere çevre ülkelerde demokrasi yanlısı devrimlerin gerçekleşmesini (kendilerinin de bir monarşi yönetimi olmaları nedeniyle) istememektedir (Mahjoub, 2025). Sudan hükümetinin BAE’nin sorumluluğunu kabul ettirme çabaları da sürmektedir ancak Mayıs 2025’te Uluslararası Adalet Divanı davayı reddetmiştir çünkü BAE, soykırım sözleşmesinin BM mahkemesinde dava edilmeyi sağlayan önemli bir maddesinden daha önce çekilmiştir (Middle East Eye). Bu dahiliyetinden dolayı SAF, BAE’nin arabulucu veya gözlemci olarak dahi katıldığı herhangi bir barış görüşmesinde bulunmayacağını açıklamıştır (Salih, 2024).
Ocak 2025’te Biden yönetimi RSF’i soykırım işlemekle suçlamıştır (Middle East Eye). Birleşmiş Milletler’e göre ise günümüzde Darfur’un maruz kaldığı zulüm, yıllar önce Cancavid tarafından yaşatılan zulümden bile büyüktür. Günümüzde yalnızca köylere değil, bütün halinde şehirlere ve mülteci kamplarına saldırılmaktadır. Durumun tüm bu vehametine rağmen hala uluslararası kuruluşlardan ve dünya ülkelerinden soykırıma karşı sağlam bir duruş görülmemesi, kurbanlar ve uzmanlar tarafından “Sudan Savaşı’nın unutulması değil, tolere edilip görmezden gelinmesi” olarak değerlendirilmektedir (Sallachi, 2025).
Kaynakça
https://www.youtube.com/watch?v=ZaQnaF3pP4I
https://www.youtube.com/watch?v=lDfhxMwoyWo
https://www.youtube.com/watch?v=AMlxNddGy9Y
https://www.cfr.org/global-conflict-tracker/conflict/power-struggle-sudan
https://www.wilsoncenter.org/article/conflict-sudan-map-regional-and-international-actors
https://www.csis.org/analysis/how-does-conflict-sudan-affect-russia-and-wagner-group
https://spectrejournal.com/uaes-subimperialism-in-sudan/
Fotoğraf: Anadolu Ajansı