Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Yıkıntılardan Barış İnşa Etmek

Yıkıntılardan Barış İnşa Etmek

Hilal ŞAHİN

Araştırmacı

Orta Doğu’yu on yıllardır âdeta bir kan gölüne çeviren, milyonlarca insanı yerinden, yurdundan, vatanından eden bu yıkıcı savaşın ne bölge halklarına ne komşu ülkelere ne de uluslararası topluma faydası oldu. Savaşlar arkasında kazananlar bırakmaz; sadece yıkılmış şehirler, öksüz kalmış çocuklar, bölünmüş aileler ve parçalanmış hayatlar bırakır. Bugün Suriye topraklarında Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin bağımsız bir askerî yapılanma olarak varlığına son verip ulusal orduya katılması, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı Müsteşarlığı görevine getirilmesi, Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Eş Başkanı İlham Ahmed’in parlamento çatısı altında diplomatik misyonlar üstlenmesi ve YPJ’nin İçişleri Bakanlığı bünyesinde konumlandırılması gibi gelişmeler, uzun zamandır beklenen toplumsal uzlaşının ve kurumsal bütünleşmenin son derece somut ve tarihsel adımlarıdır.

Maalesef bu barış noktasına kolay gelinmedi ve masaya oturan tarafların geçmişi, göz ardı edilemeyecek kadar karmaşık, derin kırılmalarla dolu ve çatışmalı bir tarihsel duruma sahiptir. Bir tarafta cihatçı kökenli Hey’et-i Tahrîrü’ş-Şâm (HTŞ) liderliğinde biçimlenen yeni Şam yönetimi; diğer tarafta ise YPG/YPJ ana omurgası üzerine inşa edilmiş olan SDG bulunmaktadır. Bu iki ana yapının geçmişte birbiriyle girdiği şiddetli askerî çatışmalar, ideolojik olarak uzlaşmaz gibi görünen dünya görüşleri, sebep oldukları krizler ve bölgesel hâkimiyet mücadeleleri hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. Yıllarca birbirine karşı cephe almış, ağır kayıplar vermiş, ideolojik ve siyasi söylemlerinde birbirini meşru görmemiş odakların bugün aynı devlet çatısı altında, aynı resmî kurumlarda bir araya gelerek ortak karar mekanizmaları oluşturması ilk bakışta şaşırtıcı ve zorlu bir dönüşüm gibi görünebilir. Ancak siyaset tarihi, sosyoloji ve uluslararası ilişkiler disiplini bize defalarca göstermiştir ki ne kadar kanlı ve yıkıcı olursa olsun tüm çatışmaların nihai çözüm adresi müzakere masasıdır. Hatta Suriye’deki bu müzakereler için geç bile kalınmıştır.

Masaya oturan siyasi ve askerî aktörlerin geçmişteki eylemlerini hatalarıyla, günahlarıyla, zulümleriyle belki yok saymamız mümkün değil ama kalıcı, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir toplumsal barışın tesisi adına her siyasi aktör, her toplumsal grup ve her yeni süreç temiz bir sayfayı ve yeni bir şansı hak etmektedir. Geçmişin kırgınlıklarına, husumetlerine ve ideolojik katılıklarına saplanıp kalmak, yalnızca çatışma ortamının uzamasına ve masum insanların acı çekmeye devam etmesine sağlar. Tarihsel ve vicdani sorumluluk geçmişe mahkûm olmak değil, tam aksine o geçmişten çıkarak geleceğin ortak zeminini inşa edebilmektir. Siyasi düşünce tarihinin en köklü ve sarsılmaz ilkelerinden biri olan “En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir” şiarı, bugün Suriye coğrafyası ve orada yaşayan her bir birey için her zamankinden daha hayati, anlamlı ve geçerli bir hakikati temsil etmektedir.

İşte tam olarak bu anlayışla hareket edildiğinde, varılan bu tarihi entegrasyon uzlaşısından en kârlı çıkacak olanlar şüphesiz ki Kürtler, Araplar, Süryaniler, Türkmenler ve yıllardır öz yurtlarından uzakta, zorlu mülteci koşullarında yaşamak zorunda kalan tüm Suriye halklarıdır. Yıllardır yerinden edilen, evleri yakılan, evsiz bırakılan ve gelecek umudu çalınan bir halk için bu anlaşma, insanca bir yaşamın, hukuki güvencenin ve toplumsal barışın yeniden kurulması demektir. Haberde de açıkça vurgulandığı üzere, Kürtçenin Suriye’de ikinci resmî dil olarak kabul edilmesi ve Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ana dilde eğitim imkânlarının oluşturulacak resmî komisyonlar aracılığıyla müfredata dahil edilmesi, yeni devlet yapılanmasının kapsayıcı, eşitlikçi ve çoğulcu bir anlayışla şekillendiğini kanıtlamaktadır. Kürtlerin ve Arapların eşit yurttaşlık ilkeleri doğrultusunda el ele vererek ortak vatanı yeniden ayağa kaldırması, bölgede barışın ve istikrarın kalıcı hâle gelmesinin en güçlü teminatı olacaktır.

Bununla birlikte, Suriye’deki toplumsal ve askerî unsurların ortaklaşmayı sağlaması ve ortak bir gelecek arzusuyla kenetlenmesi, Orta Doğu’daki çatışma ortamından, bölgesel parçalanmışlıktan ve istikrarsızlıktan beslenen bazı küresel güçleri ya da bölgesel odakları rahatsız edebilir. Bölgedeki nüfuz mücadeleleri üzerinden yürüten, vekilleri aracılığıyla kendi jeopolitik, askerî ve ekonomik çıkarlarını korumaya çalışan uluslararası devletlerin varlığı tarihsel bir gerçektir. Ancak Suriye’nin kadim toplulukları el ele verdiği, iç barışını tesis ettiği, kurumlarını bütünleştirdiği ve komşularıyla yapıcı, dengeli bir diplomatik hat kurduğu sürece dış odakların muhtemel müdahaleleri, manipülasyonları ve engelleme çabaları rahatlıkla bertaraf edilebilir. Asıl güç ve meşruiyet, kendi halkının rızasında ve toplumsal uzlaşının sarsılmaz gücünde saklıdır.

Bu kurumsal ve siyasi entegrasyon sürecinin dış politika dengelerine ve bölgesel diplomasiye yansıması da son derece derin, dönüştürücü ve kapsayıcı olacaktır. Bölgede on yıllardır süren belirsizliklerin ve yıkıcı savaşlarının sona ermesi, Suriye’nin sınır bütünlüğünü sağlayan tek bir devlet otoritesi ve ulusal ordu altında toplanması, Orta Doğu’daki tüm güç dengelerini ve ittifak mimarilerini yeniden şekillendirecektir. Askerî özerkliklerin sona ermesi ve tüm güvenlik birimlerinin resmî devlet organları çatısı altında toplanması, bölgesel aktörlerin ilişki biçimlerine, güvenlik otoritesine ve diplomasi trafiğine yeni bir dinamizm kazandıracaktır. Bu tarihsel gelişme, komşu ülke Türkiye açısından da son derece olumlu ve stratejik kazanımlar barındırmaktadır. Türkiye’nin güney sınırlarında bulunan SDG’nin doğrudan Şam yönetimi katılması sınır güvenliğini üst düzeyde pekiştirecektir. Sınır hattında güvenliğin uluslararası hukuka ve devletler arası antlaşmalara uygun biçimde resmî devlet organlarınca sağlanacak olması, güvenlik kaygılarını asgariye indirecektir. Bundan da önemlisi, Suriye’de huzur, istikrar, hukuki güvence ve toplumsal barışın sağlanması, yıllardır Türkiye’de misafir edilen milyonlarca Suriyeli sığınmacının kendi vatanlarına gönüllü, güvenli, huzurlu ve onurlu bir şekilde dönmelerinin en sağlam hukuki ve insani zeminini oluşturacaktır. Böylelikle dönecek olan Suriyeli sığınmacılar artık kendi ülkeleri için çalışacaklar ve kendi ülkelerini kalkındıracaklar. Sınır komşusunda istikrarın tesis edilmesi, Türkiye’nin hem bölgesel güvenliğini güçlendirecek hem de bölge ekonomisine ve diplomasi kanallarına taze bir soluk getirecektir.

Ancak tüm bu siyasi, askerî, diplomatik ve jeopolitik değerlendirmelerin ötesinde, bu analiz yazısının merkezine koymamız gereken en temel ve vazgeçilmez insani ilke; kadınları ve çocukları zulümden, şiddetten, bombalardan ve geleceksizlikten kurtarmaktır. Savaşların en ağır, en acımasız ve en adaletsiz bedelini her zaman kadınlar ve çocuklar öder. Yıllardır süren bu insani dramın son bulması, çocukların bomba ve silah sesleriyle değil neşeyle ve güvenle büyüdüğü; kadınların şiddet, kayıp ve acıyla değil, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın etkin özneleri olarak geleceğe umutla baktığı bir Suriye’nin kurulması hepimizin ortak vicdani borcudur. Bu bağlamda, YPJ’nin İçişleri Bakanlığı çatısı altında resmî bir terörle mücadele ve güvenlik birimine dönüştürülerek kurumsal yapıya entegre edilmesi de kadınların yeni dönemdeki rolü ve güvencesi açısından dikkate değer bir adımdır.

Sonuç itibarıyla, Şam yönetimi ile SDG arasındaki bu entegrasyon hamlesi, sadece askerlerin veya siyasi aktörlerin bir araya gelmesinden ibaret değil, aynı zamanda toplumsal olarak çok büyük yaralar almış bir ülkenin, yaraların sarılması sürecidir. Bu süreç son derece önemli ve umut verici bir gelişme olarak; Orta Doğu’da silahların eninde sonunda susabileceği, çatışma ve silahların yerini diplomasiye, hukuka ve kurumsallaşmaya bırakabileceği yönündeki inançları tazelemiştir. Suriye halklarının kendi kaderini tayin etme ve savaşın yarattığı enkazın arasından yeni, güçlü, eşitlikçi ve kapsayıcı bir devleti el birliğiyle inşa etme iradesi her türlü takdirin üzerindedir. Geleceğe umutla bakmak, barışın getireceği aydınlık yarınları desteklemek ve bu tarihsel dönüşüme yapıcı katkı sunmak, bölge insanına ve gelecek nesillere olan en büyük sorumluluğumuzdur.

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün