12 Eylül 1980 askeri darbesine giden süreç, yalnızca bir gecede gerçekleşen askeri müdahaleden ibaret değildi. Türkiye, 1970’lerin sonlarından itibaren derinleşen siyasi kutuplaşma, ekonomik kriz, güvenlik sorunları ve devlet kurumları arasındaki gerilimlerin birbirini beslediği çok katmanlı bir kriz döneminden geçiyordu.
12 Kasım 1979’da kurulan VI. Demirel Hükûmeti, 12 Eylül öncesindeki son demokratik hükûmet olarak yaklaşık on ay boyunca giderek ağırlaşan siyasi ve ekonomik koşullar altında görev yaptı. Hükûmetin karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, siyasi partiler arasındaki uzlaşmazlığın devlet mekanizmalarının işleyişini zorlaştırmasıydı.
Bu dönemin en dikkat çekici göstergelerinden biri Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçsuz kalmasıydı. 6 Nisan 1980’de görev süresi sona eren Fahri Korutürk’ün ardından yeni cumhurbaşkanının seçilebilmesi için Meclis’te gerçekleştirilen oylamalar defalarca sonuçsuz kaldı. 115 turu aşan oylamalara rağmen Cumhurbaşkanı seçilememesi, siyasi sistemdeki tıkanıklığın en görünür sembollerinden biri hâline geldi.
Ekonomik cephede ise Türkiye, yüksek enflasyon, döviz darboğazı, dış borç ve üretim sorunlarıyla mücadele ediyordu. 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları, ithal ikameci ekonomik modelden ihracata dayalı ve daha liberal bir ekonomik yapıya geçişi hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm programı olarak uygulamaya konuldu. Program kapsamında gerçekleştirilen %32,7 oranındaki devalüasyon, ekonomik dengeleri yeniden tesis etme çabasının önemli adımlarından biri oldu. Ancak ekonomik dönüşümün toplumsal maliyetleri ve mevcut siyasi istikrarsızlık, krizin daha da karmaşık bir hâl almasına neden oldu.
Bütün bunlara artan siyasi şiddet ve toplumsal güvenlik sorunları da eklendi. Sağ-sol çatışması ekseninde yoğunlaşan siyasi şiddet, devletin güvenlik kapasitesi ve kamu düzenine ilişkin tartışmaları derinleştirdi. Böylece ekonomik kriz, siyasi karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklık ve güvenlik sorunları aynı dönemde birbirini besleyen kriz alanlarına dönüştü.
Bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri ile siyasi iktidar arasındaki gerilim de giderek belirginleşti. 27 Aralık 1979 tarihli TSK uyarı mektubu, dönemin siyasi ve güvenlik ortamında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının imzasını taşıyan mektup, ordunun ülkenin içinde bulunduğu koşullara ilişkin siyasi iktidara yönelik ciddi uyarısını ortaya koyuyordu.
Ancak siyasi sistemdeki tıkanıklık giderilemedi. Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlandırılamaması, siyasi partiler arasındaki uzlaşmazlık, ekonomik sorunlar ve güvenlik krizinin devam etmesi, 12 Eylül 1980 sabahında TSK’nın yönetime el koymasına uzanan zemini oluşturdu.
12 Eylül’e giden süreç neyi gösteriyor?
12 Eylül’e giden gelişmeler, askeri müdahaleyi yalnızca tek bir nedene bağlamanın yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Siyasi temsil ve karar alma mekanizmalarının işleyememesi, ekonomik istikrarsızlık, toplumsal şiddet ve ordu-siyaset ilişkilerindeki gerilim, 1980 öncesi Türkiye’sinin birbirine bağlı kriz alanlarını oluşturdu.
Bu nedenle 12 Eylül 1980, yalnızca bir askeri müdahale tarihi değil; Türkiye’nin demokratik kurumlarının ciddi biçimde aşındığı, siyasal sistemin karar üretme kapasitesinin zayıfladığı ve asker-siyaset ilişkilerinin yeni bir aşamaya taşındığı tarihsel bir kırılma noktası olarak ele alınmalıdır.
12 Eylül darbesi, Türkiye’de kriz artık yalnızca siyasi bir sorun değil; devletin işleyişini, ekonomiyi, toplumsal düzeni ve sivil-asker ilişkilerini aynı anda etkileyen kapsamlı bir sistem krizine dönüşmüştü.
