Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > 1995 Srebrenitsa Katliamı – Yugoslavya İç Savaşı, Soykırım ve Bosna-Hersek

1995 Srebrenitsa Katliamı – Yugoslavya İç Savaşı, Soykırım ve Bosna-Hersek

Emine Ezer

Araştırmacı        

Üzerinden 30 yıl geçmekle beraber, Holokost’un ardından Avrupa’da yasal olarak tanınan ilk soykırım olan Srebrenitsa Katliamı günümüzde hala büyük öneme sahiptir. Soykırım; uluslararası hukuk, küresel diplomasi ve dünyanın büyük çaplı saldırganlıklara karşı yaklaşımını temelli olarak değiştirmiştir. Soykırımın sonuçları çerçevesinde, uluslararası üçüncü taraf müdahalesi (third-party intervention) yeniden tanımlanmış, tarafsız barışı koruma anlayışından aktif insani müdahale (humanitarian intervention) anlayışına geçilmiş, Birleşmiş Milletler “Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect)” doktrinini kabul etmiş ve günümüz Bosna-Hersek’inin iç-dış politikaları şekillenmiştir. Tüm bu sonuçlar ve soykırımın biricikliği, dünya tarihinde inkâr edilemeyecek bir leke olması sebepleriyle; konunun araştırılmasının Bosna-Hersek ve Avrupa’nın bugünkü iç ve dış politikalarının anlaşılmasında faydalı olacağı düşünülmektedir. Amaç, soykırıma giden yolu analiz etmek, günümüzde bu doğrultuda yeni bir çatışma yaşanmaması yolunda yeterli adımlar atılıp atılmadığını ve diplomasideki ilerleyişi gözlemlemektir.

Araştırmanın amacı doğrultusunda ilk olarak katliamdan önceki durum ve süreç içerisindeki tarihi gelişmeler aktarılacak, ardından katliamın uluslararası boyutu incelenecek, Dayton Barış Anlaşması’ndan ve bugünkü Bosna-Hersek’in oluşumundan, soykırıma ilişkin uluslararası mahkemeler ve kararlardan bahsedilecek. Son olarak konuya bağlı olarak günümüzde hala yaşanmaya devam eden zorluklar ve çözülmesi gereken problemlerden, anlaşmazlığın gelecekte nasıl ilerleyebileceğinden bahsedilecektir.

Savaşa Giden Yol

Bosna-Hersek Osmanlı topraklarına 1463 yılında katılmıştır. Yaklaşık 400 yıl Osmanlı egemenliği altında kalan bu iki eyalet, 1878 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş ve 1908’de de imparatorluğa dâhil olmuştur. Bu imparatorluğun 1. Dünya Savaşı sonunda yıkılması ile bu topraklar üzerinde 1918 yılında kurulan devlete Yugoslavya denmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında komünist partinin savaş dönemindeki lideri Josip Broz Tito yönetimi ele geçirmiştir. 1946 yılında kabul edilen anayasa ile de Bosna ve Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’dan (6 Cumhuriyet) oluşan; bilinen Yugoslavya kurulmuştur.

Bosna Hersek etnik bakımdan karışık bir yapı arz etmekte ve hem Müslüman Boşnak hem Sırp hem Hırvatlar Sırp ve Hırvatça konuşmaktadırlar. Gruplar arasında kesin etnik sınırlar çizmek mümkün gözükmemektedir (Ateş, tarih yok) ancak savaşın başlamasından önce, Doğu Bosna’da, özellikle Drina Nehri boylarında, (Srebrenitsa bu bölgededir), Müslüman nüfusun çoğunluğu oluşturduğu bilinmektedir. Kronik bir düzensizlik ve anlaşmazlık geçmişine sahip olan bu bölgede savaşın kıvılcımını ateşleyen şey ise (Avrupa Topluluğu ve ABD Dışişleri Başkanlığı’nın kabullerine göre) Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in “Velika Sırbiya (Büyük Sırbistan)” ideolojisidir. Bu ideolojiye mensup Sırp ırkçıları; Büyük Sırbistan topraklarının diğer milletlerden arındırılmış, sadece Sırpların yaşayacağı bir devlet şeklinde teşkil edilmesini, bu amaçla mevcut sınırların değiştirilmesini, Drina Nehri’nin batısında 50 kilometre genişliğinde bir alanın Sırplara ait olmasının sağlanmasını ve buralarının diğer ırklardan arındırılarak bir Sırp ülkesi hâline getirilmesini istemekteydi. Bu doğrultuda, Bosna Savaşı’nın başlamasından dahi önce ülke çapında, özellikle Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği Doğu Bosna’da etnik temizlik yapmayı plânlamışlardır. Sırbistan Devlet Güvenlik Dairesi (Slujba Dırjavne Bezbednosti Sırbiye) tarafından, Müslümanların aleyhinde sürdürülen propagandalar ise çatışmanın zeminini sağlamlaştırmıştır. (Alp, 2017)

Bu anlaşmazlık ortamında Yugoslavya, 25 Haziran 1991’de Hırvatistan ve Slovenya’nın birlikten ayrılmalarıyla fiilen parçalanmaya başlamış, 15 Ekim 1991’de Bosna-Hersek Parlamentosunda Kasım 1990’daki seçimlerde çoğunluğu elde eden Müslüman Demokratik Hareket Partisi bağımsızlık kararı almıştır. 29 Şubat ve 1 Mart 1992’de yapılan referandum ile Müslümanların ve Hırvatların büyük çoğunluğu ile kabul edilen bağımsızlık kararı, Sırplar tarafından boykot edilmiştir. 7 Nisan 1992’de Bosna-Hersek, Avrupa Topluluğu ve ABD tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmıştır ancak kısa bir süre önce çatışmalar başlamış, Belgrad’ın desteğini alan Bosnalı Sırpların, Bosna’nın bağımsızlık ilanını geri almasını istemesinin ve talebin Bosna-Hersek cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç tarafından reddedilmesinin ardından da tam manasıyla savaş başlamıştır. (Ateş, tarih yok)

BM Güvenlik Konseyi, bağımsızlık ilanının hemen arkasından 757 sayılı karar ile Sırbistan ve Karadağ tarafından kurulan yeni Yugoslavya güçlerinin ülkeyi terk etmesi yönünde çağrıda bulunarak, Bosna-Hersek’in iç işlerine karışılmaması çağrısı yapar. 1992 yazında Birleşmiş Milletler UNPROFOR (The United Nations Protection Force) birimleri Srebrenitsa’ya erişimi sağlamak ve hava kontrolünü ele geçirmek için gelmeye başlar. Srebrenitsa’nın doğusundaki yerleşim yerlerine düzenlenen saldırılardan dolayı 1993’te bölgeyi uçuşa yasak bölge ilan eder ve ardından yetki North Atlantic Treaty Organization (NATO)’ya devredilir (Karaman & Güneş, 2023). Körfez Savaşı’nda Irak’taki Kürt bölgeler için kullanılan “Güvenli Bölge” formülü çerçevesinde Srebrenitsa da güvenli bölge ilan edilmiş ve güvenli bölgeler, Sırp güçlerinin ve silahlarının çekilmesiyle Müslüman bölgelere yardım akışının sağlanması ve BM koruma güçlerinin rolünün genişletilmesi amacıyla oluşturulmuştur. BM UNPROFOR güçleri ve NATO hava güçlerine, BMGK tarafından gerekli olduğunda bu bölgeleri korumak için ve kendilerini savunmak için güç kullanma yetkisi verilmiştir ancak bölgede BM Koruma Gücü olarak 34.000 asker bulunması beklenirken, sadece 7.600 asker görevlendirilmiştir. Askerlerin etkisizliği ve NATO hava saldırıları tehdidi sonuçta Sırp saldırılarını caydıramamıştır. BMGK’nin çatışmadaki istek ve yetersizliği nedeniyle bu bölgelerin silah ve askerden arındırılması gerçekleştirilememiş, “güvenli bölgeler” Bosna’daki en tehlikeli yerler haline gelmiştir (Ateş, tarih yok). Srebrenitsa artık 60.000 nüfuslu bir mülteci kampıdır.

Savaş başladığında Sırplar ilk olarak Bosanski Brod kentini hedef alarak Bosna’yı bombalamaya başlamışlardır. Eş zamanlı olarak, ülkenin birçok bölgesinde Sırp çeteler Müslümanlara saldırmaya başlamış, çatışmalar yaşanmıştır. Sırplar, daha önce denetimleri altında olan otonom bölgeleri ‘Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ olarak ilan etmişler ve bu cumhuriyet de Sarajevo tarafından yasadışı ilan edilmiştir. Tartışmalar ve Sırpların Müslüman Boşnaklara yönelik ırkçı saldırıları daha büyük boyutlara ulaşarak iç savaş boyutuna ulaşmıştır. Sırplar mart ayı sonunda önce Bosna’nın kuzeydoğusunda bulunan Bijeljina kasabasını ele geçirerek burada yaklaşık 5.000 kişiyi öldürmüş ve ilk büyük katliamı gerçekleştirmişlerdir. Sonrasında Foça, Vlasenica, Vişegrad ve Bratnuc şehirlerine yönelmişler ve 1992 yılının sonbaharında Bosna’nın %70 Sırp hakimiyeti altına almışlardır.

30 Temmuz 1993 yılında Hırvatlar, Bosnalı Sırplar ve Müslümanlar ülkeyi özerk 3 etnik bölgeye ayırma konusunda müzakere ederler ancak Sırplar kendi bölgelerinin küçük olduğunu iddia ederler ve bu süreç olumsuz sonuçlanır (Pehlivan, 2019).

Soykırım Neden Durdurul(a)madı?

BM Genel Sekreteri Boutros Ghali, Srebrenitsa ve diğer bazı bölgelerin güvenli bölge olması  kararıyla çelişerek, BM Barış Gücü Komutanı General Wahlgren’e “UNPROFOR’a güvenlik bölgesinin korunması için askerî müdahalede bulunma görevinin verilmediği, görevin sadece insani yardımla sınırlı tutulduğu kanaatinde olduğu” talimatını vermiştir. Ardından General Wahlgreen, Boşnak General Sefer Haliloviç ve Sırp General Ratko Mladiç’i 18 Nisan 1993’te “Srebrenitsa Bölgesinin Askersizleştirilmesi Anlaşması”nı imzalamaya zorlamıştır. Bu antlaşma bir nevi Müslümanların elindeki silâhların alınmasına dair bir teslimnamedir. Sonuçta Srebrenitsa bölgesinde ateşkes yapılmasına, BM Koruma Kuvvetleri’nden asker gönderilmesine, yaralıların Tuzla’ya ulaştırılması için hava sahası açılmasına ve şehirdeki tüm silahların koruma güçlerine teslim edilmesine karar verilmiştir.

Sırplar silâhtan arındırılmadıkları gibi, aynı zamanda Srebrenitsa’daki Müslüman Boşnak 28. Tümen’in anlaşmaya aykırı olarak halen ağır silahlara sahip olduğunu, hatta UNPROFOR ile Kladanaj ve Tuzla’dan silah ve insan sevk edildiğini iddia etmişlerdir. Bu bahaneyle Srebrenitsa’ya yiyecek maddeleri ile tıbbi malzemelerin ulaştırılmasına izin vermemişlerdir. Buna rağmen Müslüman Boşnaklar tüm ağır şartlar karşısında 3 yıl direnmiş ve Srebrenitsa’yı teslim etmemişlerdir. Söz konusu saldırıların geleceği ise raporlarda ve kararlarda görülmektedir. International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi) ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarında bu durumu gösteren ifadeler söz konusudur (Karaman & Güneş, 2023). Uluslararası kuruluşların ve kamuoyunun durumu göz göre göre hafife aldığı, gerekli netlik ve sertlikte önlemlerin alınmadığı, alınan önlemlerin ise yeterli olmadığı ve bu yetersizliğin bugün olduğu gibi o dönemde de açıkça görülebildiği anlaşılmaktadır. Zaten 1995 Mart’ında Sırp Cumhuriyeti Başkanı Radovan Karadziç tarafından Bosnalı Sırp Ordusuna’na iletilen ve 31 Mart’ta da Sırp Ordusu Başkomutanı Ratko Mladiç tarafından imzalanan 7.1 Nolu yönergelerde de katliamın yaklaşmakta olduğu görülmektedir. Bu yönergede, “Srebrenitsa sakinleri için daha fazla hayatta kalmalarına olanak sağlamayan veya yaşam umudu olmayan tam bir güvensizlik durumu yaratılması” emri verilmiştir (Karaman & Güneş, 2023).

Tüm bunların ve UNPROFOR kapsamında Srebrenitsa’yı koruması gereken “Dutchbat” isimli BM komutası altındaki Hollanda taburunun yetersizliğinin yanısıra, savaş sırasında Srebrenitsa’da Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nu komuta eden subay Naser Oric’in Bosna Komutanlığı tarafından Tuzla’ya sevk edilmesi Srebrenitsa’yı pratikte tamamen korumasız ve saldırıya açık hale getirmiştir (Karaman & Güneş, 2023). Sırp ateşi başladığında ise, Müslüman Boşnaklar anlaşma çerçevesinde teslim ettikleri silahların geri verilmesi için BM yetkililerine talepte bulunmuş ancak bu talep reddedilmiştir (Vatansever, 2011). Reddin sebebi, “Boşnakların değil, BM Koruma Gücü’nün güvenli bölgenin müdafaasından sorumlu olduğu” olarak kayıtlara geçmiştir ancak BM Koruma Gücü kuvvetleri Sırpları durdurmaya çalışmamışlardır. Hollandalı birliklerin direnmemesi Sırpları cesaretlendirmiştir. Hatta katliamın başlamasının ardından, Hollandalı Albay Karremans’ın talimatıyla Hollandalı BM askerleri, Sırpların katliamından kaçıp Potoçari BM kampının etrafına gelen halkı korumamışlardır. Kampa sığınmış olan Boşnakları, sonradan silâh zoruyla dışarıya çıkararak Sırplara teslim etmişlerdir. Bunun yanı sıra Sırplara her çeşit yardımı yapmışlar ve askerî araçlarına yakıt dahi vermişlerdir. 11 Temmuz 1995 akşamında ise, BM Özel Temsilcisi Yasushi Akashi, New York’ta bulunan BM Barışı Koruma Misyonu Şefi Kofi Annan’a yazılı bir rapor göndermişti. Akaşhi bu raporunda: “Konvoy hâlinde ilerlemeye çalışan Boşnakların yakınlarında patlayan bazı patlayıcılar, grup içerisinde paniğe yol açıyor.” şeklindeki ifadesiyle Sırp şiddet ve vahşetini gizlemiştir (Alp, 2017).

1 Temmuz 2015’te çıkan bir haberde; Eski Hollanda Savunma Bakanı Joris Voorhoeve: “Srebrenitsa katliamı önlenebilirdi.” demiş; Fransa, İngiltere ve ABD arasında Mayıs 1995’te imzalanan gizli anlaşma nedeniyle Srebrenitsa’ya hava desteği verilmediğini açıklamış; bu gizli anlaşmanın, İngiliz ve Fransız barış gücü askerlerinin Sırplar tarafından kaçırılmasının ardından yapıldığını belirtmiştir. (Ateş, tarih yok)

Srebrenitsa Katliamı

Srebrenitsa Katliamı, 6-25 Temmuz 1995 tarihleri arasında gerçekleşen ve “Operatsiya Krivaya 95 (95 Krivaya Harekâtı)” olarak adlandırılan Vojska Republike Srpske (Sırp Cumhuriyet Ordusu/VRS) taarruzu kapsamında yaşanmıştır. Operasyona Krivaya ismi verilmesinin nedeni, Bosna’nın orta kesimlerine saldırılacağı kanaatini oluşturarak Boşnakları yanıltmak ve hazırlıksız yakalamaktı. Harekât plânı gereğince, Doğu Bosna’daki yerleşim birimlerini işgal ettikten sonra, Drina Nehri’nin her iki tarafında Müslümanlar katledilecek veya sürgün etmek suretiyle, etnik temizlik yapılacak, buralar sadece Sırpların yaşayacağı bir bölge hâline getirilecekti (Alp, 2017).

Sırplar 6 Temmuz 1995, saat 04.00’da güvenli bölgeyi top ve tank ateşiyle bombalamaya başlamışlardır. Ardından piyadeler saldırıya geçmiştir. Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin silâhlı kuvvetleri ve YNA – Yugoslavya Halk Ordusu birlikte taarruz etmişlerdir ancak Rusya, Yunanistan, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ve Beyaz Rusya’dan gelen gönüllüler de saldırıya katılmıştır (Alp, 2017). 8 Temmuz’da bombardımanların sıklaşması ve atılan roketlerin sığınmacıların bulunduğu merkezin ve barış gücünün gözlem yerlerinin yakınlarına kadar ulaşması sonucu “Dutchbat” komutanı BM merkezinden yardım istemiştir (Ateş, tarih yok). 9 Temmuz akşamı güvenlik ve istihbarat yetkilileriyle Srebrenitsa ile ilgili yaptığı değerlendirmeden sonra, Radovan Karaciç, Miroslav Deronyiç’e: “Batı Slavonya örneğinde olduğu gibi, herkesi öldürmelisiniz… Yakalayabileceğiniz herkesi öldürün!” emrini vermiştir. Aynı günün akşamına kadar Sırp Cumhuriyeti askerleri, derinlemesine 4 kilometre ilerlemiş ve Srebrenitsa’ya 1 kilometre mesafede durmuşlardır. Srebrenitsa dışındaki gözetleme mevzilerinde bulunan ve adeta silâhsız olan Bosna Ordusu’na mensup savaşçılar, ağır silâhların yoğun ateşi karşısında şehre çekilmişlerdir (Alp, 2017) ancak BM Yugoslavya Koruma Gücü Komutanı General Bernard Janvier yaptığı basın toplantısında şu cümleleri kurmuştur: “Herkese bir kez daha hatırlatmak isterim ki, Bosna Hükümet Ordusu birlikleri kendilerini savunacak güce sahiptir. Hem Srebrenitsa’ya yönelik bir müdahale yapmamız da Boşnaklar tarafından istenmemektedir. Oradaki durum 1993’teki gibi değil. Aldığım bilgilere göre Boşnak askerler Srebrenitsa yolu üzerindeki Hollanda askerlerine ateş etmekte ve Srebrenitsa üzerinde uçan NATO uçaklarına saldırmaktadırlar. Müslümanlar bizi arzulamadığımız bir yola çekmeye çalışmaktadırlar.” (Ateş, tarih yok).

Aynı günlerde Srebrenitsa halkı korkuya kapılmış ve kurtulmak için Potoçari’deki BM askerî üssüne doğru kaçmaya başlamıştır. Bosna’daki diğer cephelerde ise Sırplar durdurulmuş, Müslüman Boşnaklar üstünlük sağlamaya başlamış ve Boşnaklarla Hırvatların, Sırplara karşı tam bir ittifak kurma ihtimali kuvvetlenmiştir. Bu ittifakın kurulması durumunda dengeler değişecek ve muhtemelen Bosna’daki Sırp saldırılarının sonu gelecekti.  Aynı günlerde barışın yapılması için Dayton Müzakereleri de gündeme gelmişti. Bu sebeple Sırplar, barış görüşmelerinin başlamasından önce üstünlüğü ele geçirmek için Srebrenitsa ve Jepa’yı kesinlikle işgal etmek istiyorlardı. Dolayısıyla saldırılar şiddetlenmişti (Alp, 2017).

11 Temmuz 1995’te 2 Hollanda F-16 uçağı Srebrenitsa’yı kuşatan Sırp mevzilerine iki adet bomba bıraktı. Sırplar, ellerindeki 30 Hollandalı rehineyi öldürecekleri ve sığınmacıları bombardıman edecekleri tehdidiyle karşılık verince saldırılar durdu ve Ratko Mladić “11 Temmuz 1995’te Sırpların Srebrenitsa’sında bulunuyoruz. Bugün Sırplığın yeni bir bayramıdır. Bu kasabayı Sırp milletine hediye olarak sunuyoruz. Nihayet bu alanda, Osmanlılara karşı giriştiğimiz ayaklanmanın hatırasına, Türklerden intikamımızı alma anı gelmiştir.” cümlelerini kurduğu Sırp kamera ekibiyle birlikte iki saat sonra şehre girdi. Srebranitsa’nın düştüğü saatlerde, ironik olarak, saldırılara karşı gerekli müdahalelerin engellenmesine sebep olan BM Genel Sekreteri Bturos Gali Atina’da “barışa yaptığı katkılardan dolayı” Onasis Ödülü almakta, Avrupa ise faşizme karşı zaferinin 50. yılını kutlamaktaydı (Ateş, tarih yok). Bölgedeki Hollandalı askeri birlikler ise hiçbir direnişte bulunmamış, saldırgan Sırplara tek mermi sıkmamış ve Srebrenitsa’daki üslerden Potoçari Kampı’na doğru kaçarak Müslüman halkı korumasız bırakmışlardı (Alp, 2017).

İlerleyen birkaç günde başta VRS olmak üzere saldırgan güçler binlerce Müslüman Boşnak’ı öldürmüş, on binlerce insanı yaşadıkları yerlerden uzaklaştırmış, kadınlara ve kız çocuklarına tecavüz etmiş, çeşitli işkencelerde bulunmuş ve cesetleri kimlikleri tespit edilemesin diye birçok farklı toplu mezara gömerek sayısız savaş suçu işlemiştir. 16 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’dan kaçıp Müslüman hâkimiyetindeki bölgeye ulaşan ilk Bosnalılarla birlikte soykırım haberleri ortaya çıkmıştır. Nihayet 30 Ağustos gecesi gerçekleşen, ‘Kararlı Kuvvet’ operasyonunda, İtalya’daki üslerden ve Adriyatik’te demirlemiş bulunan Theodore Roosevelt uçak gemisinden havalanan 60’tan fazla uçak, Saraybosna çevresindeki Bosna Sırp mevzilerini vurmuştur ve NATO tarihinin o zamana kadarki en büyük askerî eylemi gerçekleştirilerek bölgeye müdahale edilmiştir (Ateş, tarih yok).

Dayton Barış Antlaşması

Müdahalenin ardından Sırbistan, barış görüşmeleri için masaya oturmak zorunda kalmıştır. Dayton Barış Antlaşmasının iki temel amacı ise kısa vadede savaşı durdurmak, ölümlerin ve yıkımların önüne geçmek ve uzun vadede gelecekte benzer çatışmaların yaşanmasını önleyecek tedbirler almaktır. 15 Aralık 1995 Paris’te anlaşma resmen imzalanmış ve Bosna-Hersek devleti iki ayrı entite üzerine kurulmuştur: Bosna-Hersek Federasyonu (FBiH) ve Sırp Cumhuriyeti (RS). Bu iki bölge birbirinden bağımsız ve ayrı idari ve siyasi mekanizmalara sahip olacaktır. Bosna-Hersek Hırvat ve Boşnak uluslarından oluşan 10 kantona bölünmüştür ve yeni ülkenin devlet sistemi ve anayasası da oluşturulmuştur. Antlaşmanın gelecekte uygulanacağını ve sürdürüleceğini garanti altına almak için ise uluslararası kurumlar oluşturulmuştur. Bunlardan ilki olan Barış Uygulama Konseyi’nin (PIC), Bosna-Hersek’te demokrasinin yerleştiği ve siyasi istikrarın kazanıldığı karar verilene kadar varlığını sürdürülmesi öngörülmüştür. Bu konseyde Türkiye hem üye olarak hem de Yürütme Kurulu’nda İslam İşbirliği Teşkilatı’nı temsilen yer almıştır. Bir diğer kurum ise Yüksek Temsilcilik Ofisi’dir. Dayton’a taraf ülkeleri temsilen antlaşmanın uygulanmasını denetlemekle yükümlüdür ve ülkedeki en üst otoriteye sahiptir. Antlaşma sayesinde Bosna-Hersek uluslararası tanınmış sınırları ve toprak bütünlüğü ile bağımsız bir devlet olarak ayakta kalmış ve aynı zamanda Boşnaklar, Müslümanlar adı altında kurucu bir unsur değil artık ayrı bir millet olarak sayılmışlardır (Pehlivan, 2019).

Anlaşmanın uygulanması amacıyla bölgede 12 ay süreyle NATO Uygulama Gücü (IFOR) adı altında 60.000 civarında askerden oluşan askerî bir güç görevlendirilmiştir. BM Güvenlik Konseyi, Eski Yugoslavya’yı oluşturan bütün cumhuriyetlere yönelik silah ambargosunun kaldırılması yönünde karar almıştır ve Eylül 1996’da Bosna’da seçimlerin yapılmasıyla IFOR görevini tamamlamıştır. NATO Dışişleri ve Savunma Bakanları, azaltılmış bir askerî varlığın, Bosna’da barışta istikrarın sağlanabilmesinde gerekli olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır. Böylece bir İstikrar Gücü (SFOR) oluşturulmuş ve SFOR, IFOR’dan sonra 20 Aralık 1996’da faaliyete geçirilmiştir (Ateş, tarih yok). 2004 yılında yerini benzer amaçlarla Avrupa Birliği tarafından kurulan EUFOR Althea’ya bırakmıştır (EEAS, 2020).

Öte yandan Dayton, aynı zamanda etnik temelli, bürokratik ve işlevsiz olarak tanımlanabilecek bir devlet yapısını ortaya çıkarmıştır. Özerk statüye sahip Brçko Bölgesi’nin, Hırvatların Boşnakların hakimiyeti altında ezildikleri gerekçesiyle kendi entitesini istemesi ve Yüksek Temsilcilik Ofisi’nin geniş etkileri ülkenin sağlıklı bir şekilde gelişmesini engellemiştir. Bosna-Hersek karışık bir idari yapılanmaya sahip ve uluslararası himaye altında kurulmuş bir devlet haline gelmiştir. Bu sebepten ülke derinleşen bir siyasi bunalım ile karşı karşıya kalmış ve bu da bölgede tekrar çatışma ve parçalanma ihtimalini arttırmıştır (Pehlivan, 2019).

Anlaşma nedeniyle, savaştan geriye Bosna-Hersek’in etnik olarak homojenleştirilen bölgeleri kalmış, bu yapıya hukuki bir varlık kazandırılmış ve 3,5 yıl boyunca birbiriyle savaşan üç etnik grup bir devlet altında bir araya getirilmiştir. Tüm bu mekanizmalar son derece hassas dengeler üzerine kurulduğundan, en küçük bir revizyon girişiminin, savaştan 31 yıl sonra bugün bile yapıyı tamamen yıkma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir (Vatansever, 2011).

Uluslararası Mahkeme Süreci ve 1995’ten Günümüze

16 Kasım 1995 tarihinde Radovan Karadžić ve Ratko Mladić’e Srebrenitsa Soykırımı ile ilgili dava açılmıştır. Srebrenitsa Soykırımı’ndaki toplu ölümlerden ötürü ilk olarak 29 Kasım 1996 tarihinde Bosnalı Sırp Komutan Dražen Erdemović suçlu bulunmuştur. Savaş suçları, soykırım, cinsel istismar ve daha birçok suçtan onlarca kişi mahkemelerde uzun yıllar boyunca yargılanmış, binlerce kanıt kabul edilmiş ve yüzlerce tanık dinlenmiştir (Ateş, tarih yok).

Dava dosyası incelendiğinde, Uluslararası Adalet Divanı’nın 3 temel soruya cevap aradığı görülmektedir: Srebrenitsa’da meydana gelen soykırımın, uluslararası teamül hukuku çerçevesinde değerlendirildiğinde, Yugoslavya’ya (Federal Yugoslavya Cumhuriyeti, SırbistanKaradağ Cumhuriyeti ve en son olarak Sırbistan Cumhuriyeti) atfedilip atfedilemeyeceği; soykırım suçunun Yugoslavya’nın “kontrolü, yönlendirmesi ya da talimatı” ile hareket eden kişi ya da gruplarca yapılıp yapılmadığı; Yugoslav Devletinin soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması hususundaki yükümlülüklerini ihlal edip etmediği (Karaman & Güneş, 2023).

16 Nisan 2003’te Hollanda Başbakanı Wim Kok, Hollanda’nın Srebrenitsa’daki katliamdaki bütün sorumluluğunu kabul ettiğini belirterek hükümetin istifa ettiğini söylemiştir. BM ise bu konuda uzun süre suskun kalmış, katliamdan 4 yıl sonra Kasım 1999’da 155 sayfalık bir rapor yayınlayarak kendisine eleştiriler yöneltmiş “hata, yanlış karar ve bize karşı duran şeytanı tanımadaki yeteneksizlikten dolayı Srebrenitsa halkının Sırp katillerin katliamından korunamadığı” itirafını yapmıştır.

26 Şubat 2007’de Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Bosna Hersek’in 14 yıl önce Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (Sırbistan ve Karadağ)’ne karşı açtığı davanın karar özetinde; Sırbistan’ın Bosna Hersek’te soykırım işlemediği, soykırımın işlenmesinde yardım etmediği ve soykırımı desteklemediğini belirtmiştir. Diğer taraftan ICJ, Srebrenitsa katliamının bir soykırım olduğunu kabul etmektedir ancak Sırbistan, yalnızca soykırımı engellemediği ve soykırım suçundan aranan kişileri yakalamadığı için suçlu bulunmuştur.

30 Temmuz 2008’de, 13 yıllık arayışın ardından Bosna Sırp Cumhuriyeti eski başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Radovan Karadžić, 1992-1995 yılları arasında gerçekleştirilen soykırım ve diğer suçlardan yargılanmıştır. 26 Mayıs 2011’de ise Bosnalı Sırp Komutan Ratko Mladić 16 yıl kaçışın ardından tutuklanmıştır. Ancak bunca yıldır firari olan soykırım ve savaş suçları zanlısı Ratko Mladić’in yakalanması, bir savaş ve soykırım suçlusunun nasıl 16 yıldır saklanabildiği (hatta görülmüştür ki hayatına rahatça devam edebildiği) sorusunu yeniden gündeme getirmiştir. Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadić, bir basın toplantısında, bu gelişmeyle eski defterlerin kapanmasını, yeni bir sayfanın açılmasını sağlayacağını belirtmiştir. “Sırbistan bunu neden istemektedir?” sorusunun cevabını Aleksej Zorić şu şekilde vermektedir: “Bildiğiniz gibi, Sırbistan Avrupa Birliği’yle tam üyelik müzakereleri yürütüyor. En önemli engel de Ratko Mladić ve savaş suçları iddiasıyla aranan bir başka isim olan Goran Hadžić’in yakalanmamış olmasıydı. Avrupa Birliği ve Lahey’deki savaş suçları mahkemesi, Mladić’in yakalanması konusunda ısrarlıydı, Sırbistan’dan her türlü çabayı göstermesini istemişti. Sırbistan da ben elimden geleni yapıyorum diyordu. Ama şüpheler de yok değildi. Savaş suçları savcısı, Sırbistan’ın Lahey mahkemesiyle yeterli işbirliği yapmadığı görüşünü yineledi. BM’ye sunacağı rapor da eleştirel olacaktı, bu ise Sırbistan’ın AB’ye görüşmeleri üzerinde üyelik sürecinin daha da geri bıraktırılmasına neden olacak bir etki yaratacaktı. Şimdi yakalanmış olması, daha hızlı bir sürecin önünü açabilir, ne kadar hızlı olacağı ise bir başka soru işareti. Sırbistan’ın hayali olan AB’ne üyelik için soykırımı kabul etmese de yargılanan kişilerin yakalanması için bu aşamadan itibaren tüm çabaları göstermeye başladığını görmekteyiz”. 20 Temmuz 2011’de, yargılanan son kaçak sanık olan Goran Hadžić de tutuklanmıştır.

Sonuçta BM’ye bağlı Uluslararası Adalet Divanı, Sırbistan’ın ülke olarak soykırım yapmadığına hükmetmiştir. Adalet Divanı’ndaki en uzun soykırım davası olan bu davada, yaklaşık 22 yıl önce eski Yugoslavya’daki iç savaş sırasında sistematik bir toplu katliam yapılmadığı kararına varan mahkeme heyeti, ancak savaş sırasında suç işlenmiş olduğuna işaret etmiştir (Ateş, tarih yok).

1944 yılında Polonya Yahudisi bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından oluşturulan “soykırım” kelimesi, “ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda, bir plan çerçevesinde ve özel bir kastla yok edilmeleri” anlamına gelmektedir. Sonrasında soykırımın uluslararası yasaların ihlali olarak kamuoyu tarafından tanınması yaygınlaşmış ve bu durum Nürnberg Mahkemeleri’nin de temelini oluşturmuştur. 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre soykırım; “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen; grubun üyelerinin öldürülmesi, grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi, grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması, grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması, çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi hareketlerinden herhangi biri” anlamına gelmektedir (Ateş, tarih yok).

Srebrenitsa’da ve genel olarak Bosna Savaşı’nda gerçekleşenlerin bir soykırım olduğu, bu şartların çoğunun kısa bir süre içerisinde gerçekleşmiş olmasından anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra, Srebrenitsa Soykırımı bir başka soykırım olan Holokost ile de benzerlikler taşımaktadır. Yugoslavya’nın parçalanmaya başlamasını takiben Sırplar, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te yıldırım (blitzkrieg) harekâtına girişmiş, böylece bu ülkelerde yaşayan Sırplar için “hayat sahası” (lebensraum) oluşturmaya kalktıklarını iddia etmişlerdir. Devam eden saldırılar sonucunda ise Sırplardan kaçan binlerce kişi hayatta kalmak için Srebrenitsa’yla etrafına sığınmışlardır. Kasabanın nüfusunun 60.000 üzerine çıkması ve Sırpların kasabayı kuşatması ile halkın temel ihtiyaçları bile karşılanamaz hale gelmiştir (Karaman & Güneş, 2023). Ancak tüm bunlara rağmen ABD ve İngiltere tarafından Srebrenitsa’da yaşananları “soykırım” olarak niteleyen katliamın 20’nci yıl dönümü dolayısıyla hazırlanan karar tasarısı 9 Temmuz 2015’te BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya tarafından veto edilmiştir. Oylamada, 4 konsey üyesi çekimser kalmış, diğer 10 üye karar tasarısına destek belirtmiştir (Ateş, tarih yok).

Günümüzde, Srebrenitsa’nın bir zamanlar büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar azınlık haline gelmiş, Sırplar ise çoğunluk haline gelmiş ve bunların çok az bir kısmı burada yaşananları kabul etme cesaretini göstermiştir. Sırp Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç 2013 yılında yapılan ‘hatalar’ için özür dilemiştir ancak soykırım suçlamasını kesinlikle kabul etmediklerini belirtmiştir. Dayton antlaşması “de jure” savaşı bitirmiş olsa bile, “de facto” olarak hala sürmekte olan sessiz bir savaş varlığını görmek mümkündür. Sadece Srebrenitsa’da dahi daha izine ulaşılamamış 1000’den fazla kayıp vardır, her yıl toplu mezarlardan çıkarılıp teşhis edilen yüzlerce insan toprağa verilmektedir. Taciz mağduru kadınlar ve tecavüzler sonucu doğan ‘görünmez çocuklar’ ise toplum içinde kendi yerlerıini bulup hayatta kalmaya çalışmaktalardır.

Srebrenitsa hem insani hem de siyasi boyutları ile Birleşmiş Milletlerin etkisini, gücünü ve birliğini sorgulatan, hatta tüm bunların pratikte neredeyse yokluğunu gözler önüne seren bir dönüm noktası olmuştur. Buradaki soykırım görüntüde BM için bir kırılma noktası olmuş ve normal şartlarda iç çatışmalara karşı nötr bir politika izleyen örgüt sert güç kullanımını geç de olsa onaylamıştır (Pehlivan, 2019). Ancak Srebrenitsa Soykırımı’nın hala daha mağdurları ve ailelerini tatmin edecek şekilde kabul edilmemesi, mağduriyetlerin giderilmemesi ve günümüzde hala daha birden fazla coğrafyada soykırımların yaşanması göstermektedir ki bu “değişimler” yalnızca kâğıt üzerinde kalmaktadır. BM ve uluslararası hukuk, ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de uluslararası siyasal dengelerin tesiri altında adeta görünmez halde kalmaktadır. Uluslararası siyasal dengeler, Uluslararası Adalet Divanı’nın almış olduğu kararı da olumsuz etkilemiştir ve bu tarz ‘zor’ davalarda çözümsüzlüğü çözüm olarak sunmaya devam etmektedir. Zira UAD, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin benimsemiş olduğu sorumluluk ölçütlerini kabul etmemiş; bu tercih ile devletlerin sorumluluğunun tesisinde çok yüksek bir eşik öngören “etkili kontrol” testi uygulamıştır. Bu da egemen devletler sisteminin, hukuk üzerindeki somut etkisini göstermesi bakımından manidardır. (Karaman & Güneş, 2023)

Kaynakça

Ates, Y. (tarih yok), Srebrenitsa Soykırımı Neden Tanın(a)mıyor?

Alp, İ. (2017). Srebrenitsa Soykırımı (Temmuz 1995). Avrasya Etüdleri52(2), 127-171. https://izlik.org/JA93NK64XN

EUFOR Bosnia-Herzegovina military Operation Althea (2020) EEAS. https://www.eeas.europa.eu/eufor-althea/eufor-bosnia-herzegovina-military-operation-althea_und_en?s=324 

Karaman, H., & Güneş, B. (2023). Srebrenitsa Soykırımı ve Sırbistan’ın Uluslararası Sorumluluğu. İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi8(22), 822-838. https://doi.org/10.25204/iktisad.1341988

Pehlivan, H. (2019). “Srebrenitsa Katliamı”, International Social Sciences Studies Journal, 5(51):6854-6865.

Vatansever, M. (2011). Zamanın Unutturamadığı Dram: Srebrenitsa. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün