Bağımsız Akademisyen, Araştırmacı, Yazar
Yirminci yüzyıl boyunca devletler arası entegrasyon süreçlerini değerlendirme noktasında modern uluslararası ilişkiler disiplininde büyük ölçüde neorealist veya kurumsalcı perspektifle süreci okumanın hâkim olduğu söylenebilir. Batı merkezli bir rasyonaliteye sahip bu görüş, jeopolitik blokların ayakta kalabilme yollarını ticari çıkar maksimizasyonu, enerji koridorlarının güvenliği ve bürokratik aygıtların senkronizasyonu şeklinde açıklar. Ama bu süreç aslında görünenin ötesine geçerek, yani klasik rasyonel hesapların ötesinde bir okumayla analiz edilebilir. Bu yaklaşımdan yola çıkılarak Spinozacı ve Deleuzeyen anlamda bir “duygulanım”(affect) kuramı baz alınarak ifade edilen “duygulanım döngüsü” merkeze alınarak, yeni bir okumayla konu değerlendirilecektir. Burada “duygulanım döngüsü”, tarihsel bir belleğin güncel kollektif bir öznelliğe dönüşme sancısı olarak ifade edilebilir.
Klasik anlamda “devlet” yasa koyucu bir aygıttır. Fakat devlet tanımı, Gilles Deleuze ve Felix Guattari (Anti Ödipus, 1972) nin bakış açısıyla incelenecek olursa, sadece bir yasa koyucu olmanın ötesine geçmektedir. Çünkü bahsi geçen kuramcılar, arzunun ve duygulanımın toplumsal alanı şekillendirdiğini ifade etmektedir. Buna göre devlet, bedenler ve toplumlar arasında dolaşan “hissedilemez akışları” (affective flows) yönetmektedir. Buna mütevellit, Türk Devletleri arasındaki entegrasyonun en önemli ispatı, masada imzalanan stratejik belgelerin çok ötesine geçen Türk halklarının toplumsal bedenlerini birbirine kenetleyecek “duygulanımsal altyapıyı” oluşturabilmek olacaktır. Peki bu coşku, duygusal kenetlenme nasıl sağlanabilir? İşte bu noktada en güzel çözüm, medya ve iletişim ağlarının gücünde cevabını bulacaktır. “Duygulanım döngüsü” nden yola çıkarak yorumlanacak olursa; medya ve iletişim araçları salt birer propaganda ve enformasyon aracı olmaktan çıkarak siyasal ontolojinin sinir sistemi haline gelirse, o karşı koyulamaz “birlik gücü” nün mihenk taşı oluşacaktır. 2023 yılında kurulan Türk Haber Ajansları Birliği (ATNA) bu noktada çok anlamlıdır.
ATNA aslında kapital küresel medya ağına da “karşıt” bir girişim olarak okunabilir. Focault, 1978’de İran’da şah yönetimine karşı başlatılan gösterileri yerinde gözlemlemek üzere İtalyan gazetesi Corriere Della Sera adına İran’a giderek isyan ve devrim pratiğini yerinde gözlemleyerek gözlemleri hususunda bir dizi yazı kaleme almıştır. Bir yazısında ifade ettiği gözlem, İran’da devrimcilerin kasetçalarları ve radyoları Şah’ın pastoral iktidarına karşı bir “karşı-davranış” aracı olarak kullandıklarını ve iktidarın araçlarının ona karşı çevrildiği yönündedir. Foucault’nun görüşüne benzer bir felsefi okumadan yola çıkılarak, Türk dünyasının temellerini attığı ortak medya ağı ATNA’nın, ortak sinema fonlarının ve dijital platform entegrasyon ağlarının ortak kuşatmasındaki küresel hegemonik enformasyon düzenine bir karşı duruş, felsefi kavram olarak “epistemik itiraz” olduğu söylenebilir. Görünen odur ki, Batılı ve Rus merkezli medya devleri, dijital panoptikon olarak ifade edilen kendi biyopolitik ve kültürel denetim mekanizmalarını tüm Avrasya’ya dayatmaktadır. İşte bu egemen dayatma çağında Türk devletlerinin kendi iletişim ekosistemlerini kurmaları teknik bir başlangıcın ötesinde varoluşsal bir hamle niteliği taşımaktadır.
Brian Massumi (2019) ‘nin “duygulanım özerkliği” tezinden yola çıkılacak olursa, ideolojiler tartışılabilir, zayıflayabilir, rasyonel çıkarlar değişebilir, burada kalıcı politik itici güç yaratacak unsur, toplumsal bedene nüfus eden “kollektif duygulanımlar” olacaktır. Türk dünyasında ortak bir medya dili geliştirilebilir. Herhangi bir kriz anında aynı dijital enformasyon çağı üzenden senkronize bir şekilde tepki mekanizması oluşturulabilir. Ama bu salt bir kültürel nostalji pratiği olarak okunmamalıdır. Derin düşünülecek olursa, bu, farklı coğrafyalarda dağılmış fakat ortak bir hafıza taşıyan yani aynı dilsel ve tarihsel kökenden gelen toplumların kendini topyekûn bir vücutta yeniden üretmeleridir.
Günümüzde modernite, bireyleri ve toplumları küresel kapitalizmin rasyonel tüketicileri haline getirmektedir. Türk devletlerinin medya ve iletişim aracılığıyla kurduğu bu “duygu paydaşlığı”, Foucault’un bahsettiği “karşı-davranış” tepkisinin güncel bir yansımasıdır. Oryantalist temsil rejimlerinin bir parçası olmayı reddeden halk, dijital çağın imkanlarını kullanarak kendi hakikat rejimini oluşturabilir. Buna mütevellit ATNA’nın salt bir yumuşak güç unsuru olmasının ötesine geçtiği, Türk dünyasının dezenformasyona ve algısal tahakküme karşı geliştirdiği sivil, duygusal ve kolektif bir “koruma kalkanı” olduğu söylenebilir.
Dezenformasyona Karşı Duruş: ATNA
“Dezenformasyon” akla gelen ilk anlam olarak “yalan haberin” yayılması olarak ifade edilebilir. Ama daha derinlikli bir bakış açısıyla tanımlanacak olursa “dezenformasyon”, post-truth (hakikat ötesi) çağımızda yalanın hakikatin önüne geçtiği ontolojik bir güvenlik meselesi olan çok kritik bir konudur. Küresel medya ağları, merkez-çevre hiyerarşisi içerisinde bir enformasyon akışı üretmektedir. Foucault’nun ifadesiyle bu durum bir “iktidar/bilgi” kompleksidir. Her egemen kuvvet kendi varlıklarını güçlerini sürdürmek noktasında çıkarları doğrultusunda olayları çerçeveleyerek sunar, yani bir nevi “epistemik şiddet” uygularlar. Bu öyle bir şiddettir ki hedef toplumlar kendi gerçekliklerini kendi kavramlarıyla tanımlayamaz hale gelirler. İşte bu bağlamda, Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında kurulan ATNA kurumsal iş birliğinin bir göstergesi olmasının ötesinde bir anlam taşımaktadır. ATNA, bu epistemik şiddeti geri püskürten, adeta bumerang etkisi gösteren bir “geri püskürtme aygıtı” dır.
Deformasyonun en temel amacı toplumsal bedendeki “duygusal harmoni” yi bozmaktır. Kriz anlarında küresel aklın medyası manipülasyon hareketine başlar. Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramından yola çıkılarak açıklanacak olursa, küresel akıl bir “hipergerçeklik” ve “simülakr” evreni inşa eder. Baudrillard’a göre günümüz medya çağında temsil, gerçeğin yerine geçmiş ve hakiki olmayan klonlar kitlelerin algısına hükmetmeye başlamıştır. Günümüzde coğrafyamızdaki olaylar, gelişmeler bağlamından koparılmış görsellerle, egemen görüşlerin ürettiği asimetrik metinlerle ve bunların algoritmarıyla “simüle edilerek”, herkesin paylaşıp kendince doğruladığı bir kaynak haline gelerek ve böylece daha da inandırıcı kılınan bir sahte anlatı ile, yani dezenformasyon söylemi ile sunulmaktadır. Böylece kitleler pasivize olmakta, toplumlar arasında korku, şiddet, kin, nefret ve yabancılaşma hissi hakim olmaya başlamaktadır.
İşte bu negatif duygulanım ağını çökertecek, deformasyona kalkan olacak bir aygıta ihtiyaç olacaktır. ATNA bu koruma kalkanının ta kendisidir. Burada ana amaç, bu kirli enformasyonun üretim ve dağıtım şebekelerini yıkmak, olayların nedensellik bağını, ortak hafızayı taşıyan Türk devletlerinin fenomenolojik deneyimlerine göre yani özüne dönerek yeniden inşa etmektir. Böylece ortak yerel veri ve haber havuzu oluşacak, bu sadece doğru bilgiyi teyit etmeyi sağlamayacak, bundan da öte dağınık haldeki coğrafyaların aynı duyguda rezonansa girerek olayları o rezonansta okumalarını sağlayarak bir birlik ruhu oluşturacaktır.
Böylece kriz anlarında dezenformasyonla toplumları kutuplaştırmayı ve kendi egemen aklını dayatmaya çalışan küresel aklın karşısında yerel ve ortak kodlarla üretilmiş haber ağı bir koruma kalkanı olarak duracaktır. Toplumlar bilgiyi, haberi tüketen pasif tüketiciler olmaktan çıkıp bilgiyi doğrudan ve ortak birlik ruhuyla üreten özgür iradeye ve “dijtal vicdan” a sahip özneler haline gelecektir.
Sonuç olarak; Türk Devletleri Teşkilatı’nın misyonu, yalnızca bir dış politika stratejisi değil; aynı zamanda Türk dünyasının kendi ontolojik varoluşunu savunma biçimidir. Günümüzde algoritmaların ve dijital enformasyon ağlarının egemen olduğu bu hakikat ötesi çağında medya ve iletişim politikalarından hareketle direnip savunmaya geçmek elzemdir. Baudrillard’ın işaret ettiği simülasyon evrenini parçalamak ve Foucault’nun ifade ettiği işaret ettiği o tahakküm altına almaya çalışan karşı tarafa kendi öznelliğini yeniden inşa ederek tepki veren özgür irade konumuna erişmek, ancak ayakları yere sağlam basan bir dijital ahlak ve medya anlayışı inşa etmekle mümkün olabilir.
Buna mütekabil, medya dili, toplumsal değerleri koruyan, etik ilkeleri göz önünde bulunduran ve kitleleri manipüle ederek kaosa sürüklemeye çalışan habercilik anlayışından uzak bir dil inşa etmelidir. Ortak medya ağının misyonu , kültürel mirasın ve bölgesel geleneklerin arkaik birer müze objesi gibi temsil edilmesini engellemek ve bu noktada vizyonu ise bu ortak hafızanın sürekliliğini sağlayan, yaşayan, estetik ve toplumsal kenetleme işlevi olan fenomenolojik deneyimlere dönüştürmektir.
Medya klasik anlamda bir ilan ve tanıtım aracı ya da salt bir enformasyon aygıtı değildir. Medyanın çok daha tehlikeli boyutlarının olduğunu politika yapıcılar ve stratejik karar alıcılar görebilmelidir. O yüzden bağımsız bir akademik vizyonla, felsefi ve derinlikli bir bakış açısıyla okunduğunda, ATNA gibi kurumlar, Türk devletleri halklarının kolektif belleğini ve duygusal rezonansını muhafaza eden, felsefi inşacı yaklaşımın yansıması olan bir koruma kalkanıdır. Türk halklarının kenetlenip duygu paydaşlığında tek vücutta kenetlenebilmelerini ve bu durumun sürekliliğini koruyarak kalıcı hale getirebilmelerini başarmalarının anahtarı, dayatılan hipergerçekliğe direnmek ve kendi hakikat rejimini etik çerçevede yapıcı ve estetik bir medya diliyle kurabilme iradesinde saklıdır.
Kaynakça
Afary, Janet & Kevin B. Anderson. Foucault ve İran Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları (Çev. Mehmet Doğan), İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012.
Deleuze, G., & Guattari, F. (2014). Anti-Ödipus: Kapitalizm ve şizofreni (F. Ege, H. Erdoğan, & M. Yiğitalp, Çev.; 2. bs.). Bilim ve Sosyalizm Yayınları. (Orijinal eser 1972’de yayımlanmıştır).
Güz, Nurettin. Türk Devletlerinin Kültürel Birlikteliği ve Medya, Selçuk İletişim Dergisi, 18(1), s.515-538, 2025
Işık, Sever. Filozof, Şah ve Ayetullah: Foucault ve İran Devrimi, Türkiye Ortadoğu Araştırmaları Dergisi, 4(1), s.41-73, 2017
Massumi, B. Duygu Politikası. (H.Erdoğan, Çev.). Otonom Yayıncılık, 2019.
Fotoğraf: TRT Haber