Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Mekke Paktı’na Giden Yol

Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Mekke Paktı’na Giden Yol

Hatice İNCE

Araştırmacı

24 Şubat 2022’de başlayan ve dört buçuk yıldan fazla süren Rusya-Ukrayna Savaşı, küresel politikanın önemli oyuncuları olan bir dizi ülkenin iç ve dış politikalarında değişikliklere yol açtığı için jeopolitik açıdan büyük önem taşımaktadır. Batı Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Çin hatta Türkiye ve Orta Doğu ile Uzak Doğu’daki diğer ülkeler bu çatışmanın gelişmesinden farklı derecelerde etkilenmiştir. Çatışma, bu yüzyılda Avrupa kıtasındaki en uzun süren krizlerden biri olması bakımından benzersiz olarak kabul edilmektedir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme girişiminin altında yatan temel sebep, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kaybettiği askerî üretim altyapısına kavuşma arzusudur. Çünkü başta uçak gemisi, uzun menzilli kıtalararası balistik füze teknolojik ve üretim altyapısı Ukrayna’da kalmış ve buna ek olarak Sovyet deniz gücünün de önemli bir kısmı da yine bu ülkenin envanterinde kalmıştır.

Ukrayna, Türkiye için öncelikle güvenlik meselesidir; zira kuzeydeki başlıca Karadeniz komşularından biri olmasının yanı sıra Türkiye’nin önemli bir ticaret ve ekonomi ortağıdır. Türkiye, Kırım’ın ilhakını stratejik bir mesele olarak gördüğü için hiçbir zaman tanımamıştır. Ukrayna’daki statükoda yaşanacak herhangi bir değişiklik, tüm bölgeyi istikrarsızlaştırabilir ve bu da çatışmaya dahil olan ülkelerin jeopolitiğini önemli ölçüde değiştirebilir.

Batı Avrupa için Ukrayna, refah içindeki dünyalarını Rusya ve müttefiklerinin temsil ettiği istikrarsız ve tehlikeli Doğu’dan ayıran bir tampon devlet olması nedeniyle kendi güvenliklerinin garantisi olarak görülmektedir. ABD, Ukrayna’yı Batı üzerinde bir baskı aracı olarak, Ukrayna ise ABD için enerji kaynakları, belirli silah türleri ve ayrıca Batı ve Doğu Avrupa’daki Amerikan askerî üslerinin ve ordusunun sayısını artırmak için bir pazar olarak görmektedir.

Jeopolitik bakış açısının yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin gerçek öneminin askerî-sanayi potansiyeli olduğunu da belirtmekte fayda var. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme girişiminin altında yatan temel sebep, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kaybettiği askerî üretim altyapısına kavuşma arzusudur. Çünkü başta uçak gemisi, uzun menzilli kıtalararası balistik füze teknolojik ve üretim altyapısı Ukrayna’da kalmış ve buna ek olarak Sovyet deniz gücünün de önemli bir kısmı da yine bu ülkenin envanterinde kalmıştır.

Ukrayna, Sovyetler Birliği’nden yüksek teknoloji roketleri, askerî ve kargo uçakları, nükleer denizaltılar ile uranyum üretimi ve uçak gemileri için gerekli ekipmanların %30’undan fazlasını miras almıştır (Bu, özellikle ABD’den sonra uçak gemisi üretim altyapısı bakımından ikinci sırada olduğu anlamına geliyor). Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Ukrayna’nın iki uçak gemisi vardı: Admiral Kuznetsov ve Varyag. İlki Sovyetler Birliği feshedildikten sonra Rusya Federasyonu’na devredildi, ikincisi ise 1990’larda Çin’e satıldı (Macau’ya, kumarhane olarak kullanılacağı bahanesiyle sadece 25 milyon dolara). Varyag, Çin’in ilk uçak gemisi oldu (Daha sonra Liaoning olarak yeniden adlandırıldı). Çin, diğer tüm uçak gemilerini üretmek için bu gemiyi model olarak kullandı. Maalesef Türkiye, bu uçak gemisinin Çin’e satılmasına göz yumarak ve boğazlardan geçişine izin vererek büyük bir fırsatı kaçırmış oldu.

Ukrayna’nın bir diğer özelliği yer altı kaynaklarının zenginliğidir; lityum, grafit, manganez, titanyum, skandiyum, berilyum, niyobyum, tantal, zirkonyum, itriyum, iterbiyum, florit, neodimyum, parazit (seryum), samaryum, terbiyum, uranyum ve öropyum gibi nadir metaller içerir (Bu yataklar ağırlıklı olarak Rus işgali altındaki bölgelerde ve cephe hatlarında bulunur). Bu nadir toprak elementleri savunma sanayisinde, elektronikte ve insansız hava araçlarının üretiminde çok önemlidir. Ayrıca Ukrayna, tahıl ve diğer tarım ürünlerinin büyük bir üreticisidir. Jeopolitik olarak Ukrayna, çok önemli limanlara sahip bir Karadeniz ülkesidir.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı, öncelikle Sivastopol’daki filosunu ele geçirmek ve ardından yıldırım savaşı stratejisi uyarınca Ukrayna topraklarının tamamına yönelik tam ölçekli bir Rus taarruzu başlatmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yıldırım savaşı operasyonu başlamadan önce diplomatik hazırlıklar başarıyla tamamlanmıştır. Batı’nın sessiz onayını alan Rusya, Ukrayna’ya yönelik sürpriz bir saldırı için titizlikle hazırlık yapmıştır. Rusya, Kiev’i doğrudan hedef aldıktan sonra Belarus, Transdinyester (Rus askeri üssünün bulunduğu yer) ve Kırım olmak üzere üç taraftan saldırarak şehri kuşatmayı amaçlamıştır. Ancak ABD’nin zamanında verdiği yanıt, Rusya’nın planlarını boşa çıkarmıştır.

Dünya savaşları tarihinden de bilindiği gibi, başarısız bir yıldırım savaşı yenilgiye mahkumdur. Modern tarihten en çarpıcı örnek ise Hitler’in başarısız yıldırım savaşıdır. Rusya’nın ikinci hatası, askerî operasyonlarını yürütmek zorunda kaldığı çok uzun cephe hattıdır; bu, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırdığında yaptığı hatanın aynısıdır. Rusya’nın üçüncü hatası ise özünde Slav olmayan Ukrayna halkının doğasını hesaba katmaması veya unutmasıdır. Ukrayna halkı Orta Asya’dan (Peçenekler ve diğer halklar) gelmektedir. Rusya, Ukrayna’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki deneyimini, özellikle de savaşın seyrini tamamen değiştiren Kursk ve Dinyeper savaşlarını ve Ukrayna halkının yürüttüğü gerilla savaşını dikkate almamıştır. Tüm bu belirttiğimiz faktörler Rusya’nın bu çatışmadaki başarısızlığına katkıda bulunmuştur. Rusya’nın başarısız saldırısının ilk günlerinden sonra Rusya’nın zaferinden emin olan Batı, yavaş yavaş pozisyonunu değiştirmeye başlamıştır. Hatta ABD bile, Ukraynalıların savaşın ilk günlerinde uzun zaman önce hizmet dışı bırakılmış ve bu nedenle Ukrayna’ya devredilmiş askerî teçhizat ve silahları ustaca ve oldukça başarılı bir şekilde kullandıklarını görünce çok şaşırmıştır. Günümüzde Ukrayna’daki savaş, kara saldırı ve savunma stratejisinden, öncelikle insansız hava araçları ve orta menzilli füzeler kullanılarak yapılan hava saldırılarına dayanan bir stratejiye evrilmiştir.

Yeni ve önemli bir diğer faktör ise Birleşik Krallık’ın Batı Avrupa’nın önünde ve ABD’nin yanında Ukrayna’nın en yakın müttefiklerinden biri hâline gelmesi, ana finansörü olması ve Ukrayna’ya füze teknolojisi ve füzeleri transfer eden ilk ülke olmasıdır (Storm Füzesi). Birleşik Krallık ayrıca yakın zamanda Ukrayna’nın tüm muharebe verilerini doğrudan savaş alanından Birleşik Krallık’a aktarmasını gerektiren bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşma orduda yapay zekânın gelişimini hızlandıracaktır. Ek olarak Birleşik Krallık, ABD’ye Patriot hava savunma sistemini Ukrayna’ya devretmesi için baskı yapacağına ve Ukrayna’yı enerji açısından kışa hazırlamaya ikna edeceğine söz vermiştir. Ukrayna’nın son derece ihtiyaç duyduğu savaş alanı insan kaynaklarının da Birleşik Krallık dominyonlarından sağlanma olasılığı oldukça yüksektir.

ABD, Ukrayna’dan sağladığı askerî ve mali yardım karşılığında nadir metalleri kullanma hakkını elde etmiştir. Rusya, ekonomik ve askerî açıdan gerekli insan kaynakları bakımından da zayıflamasına neden olan bu savaş sebebiyle, neredeyse tamamen Çin’e bağımlı hâle gelmiştir. Çin şu anda Rusya ekonomisini finanse etmekte ve Çin birliklerinin “Barış Gücü” adı altında bölgeye gönderilmesiyle gündemdedir. Ancak cepheden gelen bazı görüntülerde Çin askerlerinin Rus üniformalarıyla savaşta aktif olarak yer aldıkları görülmektedir. Bu da yakın zamanda Çin’in de resmî olarak savaşa dahil olacağı izlenimi vermektedir. Ayrıca Kuzey Kore birlikleri şu an resmî olarak savaşa dahil olmuş durumdalar.

Şimdi asıl soru şudur: Birleşik Krallık’ın 2025’te Ukrayna ile bu kadar ani bir ortaklık anlaşması imzalamaya ve böylece Ukrayna’nın ana müttefiki olmaya iten neydi? Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ukrayna’nın ekonomik, siyasi ve askerî açıdan önemi, Büyük Britanya da dahil olmak üzere kelimenin tam anlamıyla herkes tarafından zaten bilinmekteydi. Ancak bu gerçek, Birleşik Krallık’ı Ukrayna’ya savaşın ilk günlerinde tam destek vermek için motive etmemiştir (Birleşik Krallık açıkça çatışmalara girmeden, hedeflerine ulaşmak için diğer ülkeleri silahlı çatışmalara katılmaya teşvik ederek sıkı bir tarafsızlık politikasını tercih etmesiyle ünlüdür. Deyim yerindeyse “Ateşten kestane çıkarmak için başka birilerin ellerini kullanmak gibi”). O hâlde bu sorunun cevabı bu çatışma sırasında değişen şeylerde aranmalıdır; özellikle sadece bu bölgede değil, jeopolitik açıdan genel olarak değişen güç dengelerinde.

ABD, bu krizden kısa vadeli ekonomik faydalar sağlarken uzun vadeli kayıplarını göz ardı etmiştir. ABD, artık yüksek teknoloji ürünü askerî teçhizat ve silah üretimindeki liderliğini kaybetmiş ve birçok alanda Çin, Japonya ve hatta Türkiye’nin gerisinde kalmıştır. ABD’nin bu zafiyeti, İran’la yaşanan mevcut çatışmada (İran tarihinde sadece birkaç kez yenilgiye uğramıştır) belirginleşmiştir. ABD, İran füzelerinin hedef aldığı Arap Körfezi’ndeki müttefiklerinin topraklarını koruyamamıştır. Bu zafiyet, Donald Trump’ı Pekin ile bir anlaşmaya varmaya zorlamıştır. Bu amaçla D. Trump, Xi Jinping’i ziyaret etmiştir. Çünkü Arap Yarımadası’na ve Körfez’e İran’dan fırlatılan füzelerin Ukrayna’yı vuran ve İran menşeli olduğu iddia edilen (Şahed) füzelerin gerçekte Çin yapımı olduğunu bilinmekteydi.

Hem ABD’nin hem de Rusya’nın içinde bulunduğu çatışmaların ipleri Pekin’in elindedir. Barış antlaşmasının şartlarını Pekin belirlemektedir. ABD askerî sanayisinin (özellikle insansız hava araçları, yüksek teknoloji ekipmanları ve silah üretiminde) %70 oranında Çin’den gelen nadir metallere bağımlı olması da önemli bir gerçektir. Dahası, ABD’nin ihtiyaç duyduğu bilgisayar teknolojisi ve robotik için küresel olarak üretilen çiplerin neredeyse tamamı Tayvan’da üretilmektedir. Bu gerçek, ABD’yi Tayvan’ı Çin saldırganlığından korumaya mecbur bırakmaktadır. Bahsi geçen tüm bu sorunlar, Donald Trump’ın Çin ziyaretinin temel amacıydı ancak ziyaret başarısızlıkla sonuçlandı.

Birleşik Krallık, ABD’ye güvenmenin anlamsız olduğunu anlamakta, hatta Arap dünyası bile dış politikasında ABD’ye odaklanmayı bırakıp Türkiye gibi yeni ve güçlü müttefikler aramaya başlamaktadır. Ve çıkarlarını elde etmek için her zaman ABD’nin askerî gücünü kullanan (Irak krizi ve Afganistan bu çıkarlar arasındadır) Birleşik Krallık, son derece nadir görülen bir durum olan bu çatışmaya doğrudan müdahil olmak zorunda kaldı. Peki Birleşik Krallık’ın bu hamlesine ne sebep oldu? Cevap, Maidan’dan önce, krizin en başında yatıyor. Nikolay Azarov o dönemde Ukrayna Dışişleri Bakanıydı. Bu durumu analiz edersek, Ukrayna’nın dış politika rotasının Batı’dan Doğu’ya, yani Çin’e doğru nasıl aniden kaydığını görebiliriz (AB’nin Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik iddialarına karşı pasif desteğinden duyulan hayal kırıklığı nedeniyle).

2011 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, Ukrayna’ya resmî bir ziyaret gerçekleştirmiş ve bu ziyaret sırasında askerî alanlar da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda çok sayıda anlaşma imzalanmıştır. Çin, borç yoluyla borçlu ülkenin limanlarını, otoyollarını, altyapısını, lojistik merkezlerini ve stratejik varlıklarını çok uzun süreler boyunca elinde tutmayı amaçlayan “Tek Kemer, Tek Yol” (İpek Yolu) borç stratejisini uygulamasıyla bilinir. O dönemde acil mali desteğe ihtiyaç duyan Ukrayna, diğer ülkeler gibi benzer bir anlaşma imzalayabilirdi. Ancak, Maidan devrimi Çin’in planlarını tamamen olmasa da aniden bozdu, sadece bugüne kadar geciktirdi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri Rusya’nın Karadeniz’e girişini ve boğazlara erişimini her zaman engelleyen Birleşik Krallık, hiçbir koşulda herhangi bir ülkenin Karadeniz’deki varlığını güçlendirmesine izin vermeyecektir. Çünkü bu durum, Karadeniz’deki ve dolayısıyla Akdeniz’deki filosuna doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır. Dahası, Birleşik Krallık güçlü bir donanmaya sahip Çin gibi bir ülkenin Karadeniz’de ve dolayısıyla Akdeniz’de konumunu güçlendirmesini her ne pahasına olursa olsun engelleyecektir. Çünkü bunu Süveyş Kanalı’ndaki (Hindistan ve Güneydoğu Asya’ya en kısa yol) hakimiyetine bir tehdit olarak görmektedir. Ayrıca bu bağlamda Birleşik Krallık’ın Çin’in Mısır Arap Cumhuriyeti’nin ekonomik, siyasi ve askerî alanlarındaki son derece aktif olmasından dolayı duyduğu memnuniyetsizliği de belirtmek önemlidir.

Ukrayna, büyük ülkeler arasında “Fındık Diplomasisi”ni (Bunu ben Buz Devri çizgi filmindeki fındıktan esinlenerek adlandırdım) kullanarak çok başarılı bir dış politika yürütüyor; bu politika, eğer birilerinin gücü altına girmekten kaçınamıyorsanız, o zaman bu fındığı ele geçirmek isteyen tüm sincapların ortasına bir fındık gibi atılıp, beklemek bu sincaplar birbirlerini parçalayarak yok etmeye çalışırken zayıf düşerler. Bunu yaparken Ukrayna gayet başarılı olduğunu net bir şekilde neticelerinden müşahede edebiliriz.

NATO ülkeleri şu anda Ukrayna’dan savaş alanında muharebe operasyonları yürütme konusundaki deneyimini paylaşmasını ve ayrıca savaşta ilk aylarda kullanılmak üzere Ukrayna’ya kendilerinin sağladığı, ve artık çöp olarak gördükleri ve çok eski olan bazı askerî teçhizatlarının modernizasyonu konusundaki deneyimini paylaşmasını istemekteler. Ukrayna şu anda kendi füzelerini (Flamingo), insansız hava araçlarını ve diğer silah türlerini üretebiliyor. Ayrıca mevcut fabrikalarında Batılı müttefiklerinden aldığı silahları, kendi yeni silah ve askerî teçhizat türlerini üretmek için prototip olarak kullanmakta. Ukrayna, silahlanma ve askerî deneyim açısından Avrupa kıtasının en güçlü ülkelerinden biridir. Ukrayna topraklarını doğuya doğru genişletmek için her türlü fırsatı ve yeteneğe sahiptir. Ukrayna, Türkiye için kısa vadede iyi bir müttefiktir ancak uzun vadede daha temkinli olunmalıdır; zira Ukrayna, hızla bir müttefikten güçlü bir rakibe dönüşmektedir.

Hiç şüphe yok ki Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’yı ilhak etmesine karşı koymak zorundaydı. Eğer bu plan işe yarasaydı, kuzeyde tek komşumuz Rusya olurdu (diğerlerini de ilhak etmiş olurdu), doğuda da Rusya’nın en önemli müttefiklerinden biri olan İran’da Rusya’nın varlığı tekrar hissedilirdi ve güneyde de yine Rusya, Esad rejimi ve Lazkiye’deki tam ölçekli askerî varlığını sürdürür ve bölgedeki üsleri sayesinde Türkiye’yi hem kuzeyden hem doğudan hem de batıdan kuşatırdı. Ayrıca Suriye’de Esad rejimi de hiçbir zaman devrilemezdi. Şunu da asla unutmamak gerekir ki Rusya, hâlâ kendisini Roma’nın vârisi, üçüncü Roma olarak (İstanbul’u yani Konstantinopolis’in Slavlara ait olduğunu savunmaktadır) görmektedir. Ancak Ukrayna’yı desteklerken aynı zamanda Ukrayna’nın artan gücünü dengeleyecek ve Türkiye’nin de sadık bir müttefiki olacak bir denge gücü oluşturmak da elzemdir.

Mekke Paktı’na Giden Yol

Orta Doğu’da İran-ABD Savaşı dengeleri tekrar değiştirdi. Bu bölgenin istikrarının ve güvenliğinin tehdit altına girmesi ile bölge ülkelerinin yeni ortaklar ve ittifaklar aramalarına sebep oldu. Böylece 7 Ağustos 2026 tarihinde Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan öncülüğünde yeni bir paktın doğuşu meydana geldi. Bu paktın öncelikli amacı ortak savunma ve bölgesel iş birliğidir. Bu paktın önemi Türkiye için çok büyüktür. Çünkü Pakistan, Türkiye’nin doğu sınırlarının güvenliğini garanti altına almış olmaktadır. Suudi Arabistan da diğer Arap ülkelerinin bu ittifaka dahil olmasını sağlamaktadır.

Bu ittifak Ukrayna Savaşı’ndan dolayı doğan boşluk sonucu meydana gelmiştir. Ayrıca Türkiye bu ittifakı İslâmî kimliğinden çıkartarak daha geniş bir alana yayabilir. Türkiye bu ittifaka doğal müttefiki olan Japonya’yı katarak daha güçlü hâle getirebilir. Çünkü Japonya teknolojik, nükleer enerji teknolojileri, robotik alanda kat ettiği birikim açısından bu ittifakı hem daha etkin hâle hem de Türkiye öncülüğünde küresel bir denge unsuru hâline getirebilir. Bununla beraber Mekke Paktı, Türkiye’nin doğal rakibi olan ülkelere karşı yeni cephe açmasında hayati ehemmiyet arz etmektedir. Japonya, Osmanlı döneminden beri Türkiye için çok önemli dost ve müttefik bir ülkedir. Bu asla göz ardı edilmemesi gereken mühim bir husustur.

Müteakip dönemde Japonya ve sonrasında Güney Kore, Singapur, Endonezya ve Malezya’nın da bu ittifaka dahil edilmesiyle Mekke Paktı istikbalde Çin’in yayılmacı politikasını engellemek açısından çok büyük ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü Türkiye’nin güvenliği Kızıldeniz’den başlayıp Karadeniz’e kadar uzanır. Kızıldeniz’in güvenliği içinse muhakkak Asya-Pasifik bölgesinin güvene alınması gerekir. Eğer denizaşırı bir coğrafyada sürekli varlık gösterilmek ve güvence altına alınmak istenirse o zaman oraya ya çok büyük bir armada gönderilmesi ve devasa limanlar inşa edilmesi zaruridir ki bu çok maliyetli bir operasyondur veya daha az maliyetli olan askerî savunma ve iş birliği paktı kurulup o bölgede dost müttefik ülkeler vasıtasıyla çok daha az bir bütçeyle bu güvence sağlanmış olur. Ayrıca yeni kurulmuş ve genişleme sürecinde olan Mekke Paktı aynı zamanda hızla gelişen ve büyüyen Türk savunma sanayisi için de daimî bir pazar olacaktır. Özellikle son dönemde Türk-Japon savunma sanayisindeki yakınlaşmayı da buna eklersek Japonya’nın süratle ittifaka dahil edilmesi hem Türkiye’nin hem de Japonya’nın menfaatinedir.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Ukrayna’yı destekleyen ülkelerden birinin ani bir iç veya dış soruna odaklanmak zorunda kalmasına kadar yaklaşık bir veya iki yıl daha sürecektir. Ukrayna veya Rusya ile ittifak kuran ülkeler, bu çatışmayı bir test alanı olarak kullanarak sürekli yeni silah türlerini denemektedirler. AB ülkeleri askerî güçlerini artırmaya ve savunma alanına giderek daha fazla yatırım yapmaya başladılar. Rusya, füze saldırılarına karşılık olarak petrol üretimi de dahil olmak üzere sanayi komplekslerini millîleştirmeye başladı. Putin, bir girişimcinin sanayi tesisini füze saldırılarından koruyamaması veya füze saldırısından sonra tesisi onarıp tüm sorunları giderememesi durumunda devletin bu tesisi millileştirme hakkına sahip olduğunu belirten bir yasa çıkardı. Bu yasa, düzeltme için zaman çerçevesini veya devletler tarafından izleme yöntemlerini belirtmiyor ve tüm sanayi tesislerinin özel mülkiyetten devlet mülkiyetine geçeceğini gösteriyor. Bundan sonra Putin, bu işletmeleri ya Çin’e devredecek ya da ülkenin tüm ekonomisi askerî temelli bir ekonomiye dönüştürülecek. İran krizi sırasında askerî yardım sağlamayı reddeden AB’nin yardımı olmadan sorunlarıyla yalnız kalan ABD, küresel politikada etkisi olan ve askerî açıdan gelişmiş bir ülkeyle arabuluculuk veya ittifak yoluyla çatışmayı çözmeye çalışacaktır. Bu, ABD’nin önceliklerini ve müttefiklerini değiştirmesiyle birlikte Türkiye ile ABD arasında daha yakın bir iş birliğine yol açabilir.

Avrupa’nın göbeğinde yeni güç doğduğuna şahit oluyoruz. Çünkü bu saatten sonra Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmesi neredeyse imkânsız. Zaten çok küçük bir ihtimal olsa da eğer kaybetse de Rusya’ya karşı kazanmış oluyor. Çünkü Rusya’nın tekrar toparlanması uzun zaman alır ve bu saçma girişiminden dolayı Uzak Doğu’daki topraklarını ve bizim bilmediğimiz nice hayati önem taşıyan stratejik işletmeleri ve fabrikaları Çin’e vermiş oldu. Bu savaşın şu aşamada tek bir galibi var, o da Çin. Eğer aniden bir iç kargaşa çıkmazsa Çin’in durması çok zor gözüküyor. Potsdam Sistemi’nin sonuna gelindiğini söyleyebiliriz. Çünkü köprünün taşıyan iki ayağı ABD ve Rusya artık bu sistemi taşıyamadıklarını görmekteyiz. ABD, yeni silah üretmekte hem finansal hem yetersiz teknolojiden dolayı geride kaldı. Çin ve dünya ticaretinde büyük payı olan diğer bölgesel ve küresel aktöreler büyük ölçüde dolardan çıkıp yerel para kullanmaya başladılar. Çin sürekli ABD’nin tahvillerini elinden çıkartıyor ve elindeki satın almış olduğu borcunu elinden çıkartıp doların dolaşımında fazla artış yaratarak ABD ekonomisini zarara sokuyor.

Hülasa etmek gerekirse, dış politikada öngörülemeyen bazı gelişmeler ve bölgesel kritik hadiseler, ülkenin önceliklerini ve dış politika dinamiklerini kökten değiştirme gücüne sahiptir. Bu ani değişimlerin getirdiği krizleri en az hasarla atlatabilmek ancak önceden geliştirilmiş stratejik eylem planları ve politik esneklik mekanizmalarıyla mümkündür. Dolayısıyla, belirsizliklerle dolu bir geleceğe karşı proaktif hazırlıklar yapmak, ülkeyi yalnızca krizlere karşı korumakla kalmayacak, aynı zamanda müteakip dönemde karşılaşılabilecek riskleri birer gelişim fırsatına dönüştürecektir. Unutulmamalıdır ki uluslararası ilişkilerin getirdiği beklenmedik dalgaları durdurmak mümkün olmasa da doğru stratejilerle bu dalgalara karşı yön bulmayı geliştirmek tamamen bizim elimizdedir. Potsdam Sistemi’nin çökmesiyle birlikte artık kelimenin tam manasıyla çok kutuplu bir dünyada yaşadığımızı ve “İki Kutuplu Dünya” çağının sona ererek tarihe karıştığını kesin olarak söyleyebiliriz.

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün