Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Holokost’un Gölgesinde Gazze: Almanya’nın Tarihsel Sorumluluğu ve Ahlak/Evrensellik Sorunu

Holokost’un Gölgesinde Gazze: Almanya’nın Tarihsel Sorumluluğu ve Ahlak/Evrensellik Sorunu

Talha CANTÜRK

Dış Politika Araştırmacısı

Kasım 2023’te Berlin’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile düzenlenen ortak basın toplantısında Recep Tayyip Erdoğan, Gazze’de yaşanan yıkım karşısında Avrupa’nın tutumunu eleştirirken dikkat çekici bir ifade kullandı:

“Bizim İsrail’e borcumuz yok. Borçlu olanlar rahat konuşamıyorlar. Biz Holokost cenderesinden geçmedik.” Bu söz yalnızca diplomatik bir polemik değildi; Avrupa’nın İsrail politikasını şekillendiren tarihsel hafızaya işaret eden bir tespitti. Gazze’de yaşanan ağır sivil yıkım karşısında Avrupa’nın özellikle ilk dönemde sergilediği temkinli ve sınırlı eleştiri, kıtanın geçmişiyle kurduğu ilişkinin güncel siyaseti nasıl etkilediğini yeniden görünür hale getirdi. Avrupa’nın İsrail’e yönelik eleştirilerde gösterdiği çekingenlik yalnızca diplomatik bir tercih değildir. Bu tutumun arkasında, kıtanın 20. yüzyılda yaşadığı en büyük tarihsel travmalardan biri olan Holokost’un bıraktığı derin hafıza bulunmaktadır.

Avrupa’da antisemitizmin yükselişi yalnızca Nazi Almanyası’nın ortaya çıkışıyla açıklanamaz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Yahudilere yönelik önyargılar ekonomik rekabetten kültürel farklılıklara kadar birçok gerekçeyle beslenmiş ve giderek siyasetin dili haline gelmiştir. Bu dönemde bazı siyasetçiler toplumsal huzursuzlukları ve ekonomik sıkıntıları açıklarken antisemit söylemi kullanmaktan çekinmemiştir.

Viyana Belediye Başkanı Karl Lueger bu dönemin en dikkat çekici figürlerinden biridir. Lueger, antisemit söylemi yalnızca ideolojik bir tavır olarak değil, geniş kitleleri mobilize eden popülist bir siyaset dili olarak kullanmıştır. Ekonomik sıkıntıların ve toplumsal huzursuzlukların Yahudi topluluklarına yüklenmesi, bu dönemde Avrupa siyasetinde giderek normalleşmiştir. O yıllarda Viyana’da yaşayan genç Adolf Hitler de bu atmosferin şekillendiği döneme tanıklık etmiştir. Hitler’in daha sonra yazılarında ve konuşmalarında Viyana yıllarını antisemit düşüncelerinin geliştiği bir dönem olarak anlatması, bu siyasal iklimin etkisini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Bu düşünce ikliminin kitlesel bir siyasi güce dönüşmesi ise Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan büyük ekonomik ve toplumsal krizle hız kazandı. Savaşın ardından Avrupa’nın birçok bölgesi ağır bir ekonomik buhran ve siyasi istikrarsızlık dönemine girdi. Almanya’da Versailles Antlaşması’nın yarattığı ekonomik yük, hiper enflasyon, kitlesel işsizlik ve toplumsal huzursuzluk geniş kitlelerde derin bir öfke yarattı. Bu ortam milliyetçi ve aşırı sağ hareketlerin hızla güç kazanmasına zemin hazırladı.

Ekonomik çöküş ve toplumsal belirsizlik dönemlerinde siyasal söylem çoğu zaman karmaşık sorunlara basit açıklamalar arar. Bu süreçte Yahudiler birçok aşırı sağ hareket tarafından ekonomik krizlerin ve toplumsal çözülmenin sorumlusu olarak gösterildi. Böylece antisemitizm yalnızca bir önyargı değil, siyasi mobilizasyonun güçlü bir ideolojik aracına dönüştü. Yahudilerin “iç düşman” olarak tanımlandığı bu siyasal dil, Avrupa’nın bazı bölgelerinde geniş kitleler tarafından benimsenmeye başladı.

Bu atmosfer 1930’larda Nazi ideolojisinin iktidara yükselmesiyle tarihin en büyük insanlık suçlarından birine dönüştü. Holokost yalnızca bir rejimin değil, Avrupa’da uzun yıllar boyunca biriken antisemitik siyasal kültürün de trajik sonucuydu. Altı milyon Yahudi’nin sistematik biçimde öldürülmesi yalnızca Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın tarihsel hafızasında derin bir kırılma yarattı ve kıtanın ahlaki ve siyasal kimliğini yeniden düşünmesini zorunlu kıldı.

Savaş sonrasında özellikle Almanya bu geçmişle yüzleşmek zorunda kaldı. Antisemitizmle mücadele, Yahudi yaşamının korunması ve İsrail’in güvenliğinin desteklenmesi Alman siyasetinin temel ilkelerinden biri haline geldi. Bu yaklaşım zamanla yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluğun kurumsallaşmış bir ifadesi olarak şekillendi.

2008 yılında Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in İsrail parlamentosunda yaptığı konuşma bu yaklaşımın en açık örneklerinden biri oldu. Merkel konuşmasında İsrail’in güvenliğini Almanya’nın “Staatsräson”u, yani devlet aklının bir parçası olarak tanımladı. Bu ifade, Almanya’nın İsrail’e yaklaşımının sıradan bir diplomatik tercih olmadığını; Holokost sonrası tarihsel sorumluluğun devlet politikası düzeyinde kabul edildiğini gösteriyordu.

Ancak Gazze’de yaşanan ağır yıkım bu tarihsel yaklaşımı yeni bir sınamayla karşı karşıya bırakmaktadır. Sivil yerleşim alanlarının yoğun biçimde hedef alınması, binlerce insanın hayatını kaybetmesi ve temel yaşam altyapısının büyük ölçüde yok edilmesi uluslararası kamuoyunda ciddi eleştiriler doğurmuştur. Birçok insan hakları kuruluşu ve uluslararası hukuk uzmanı, Gazze’deki sivil kayıpların boyutunun uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar doğurduğunu belirtmektedir.

Bugün Gazze’de yaşanan yıkım, modern çağın en ağır insani krizlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Yoğun bombardımanlar sonucunda şehirlerin büyük bölümü yıkılmış, sağlık sistemi çökmüş ve milyonlarca insan temel yaşam koşullarından mahrum kalmıştır.

Sivil altyapının geniş çaplı biçimde tahrip edilmesi ve insani yardımın sınırlı şekilde bölgeye ulaşabilmesi uluslararası kamuoyunda ciddi bir vicdani tartışma yaratmıştır. Buna rağmen Avrupa’nın önemli bir bölümünün uzun süre temkinli ve sınırlı eleştirilerle yetinmesi, tarihsel sorumluluk ile evrensel insan hakları ilkeleri arasındaki gerilimi görünür hale getirmiştir. Avrupa’nın özellikle ilk aşamalarda İsrail’e yönelik eleştirilerde dikkatli bir dil kullanması, kıtanın Holokost sonrası geliştirdiği hafıza siyasetinin güncel dış politika üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Almanya’nın geçmişte Yahudilere karşı işlenen suçlardan doğan tarihsel sorumluluğu, İsrail’e verdiği desteği uzun süre ahlaki bir zorunluluk olarak şekillendirmiştir. Ancak Gazze’de yaşanan ağır sivil yıkım karşısında bu desteğin eleştirel sınırlarının yeterince belirlenememesi, Almanya ve Avrupa’nın tarihsel hafıza siyasetini yeni bir ahlaki sınamayla karşı karşıya bırakmaktadır.

Sorun yalnızca İsrail’e verilen destek değildir. Asıl mesele, Holokost’tan çıkarıldığı söylenen ahlaki dersin gerçekten evrensel olup olmadığıdır. Holokost’un Avrupa’ya bıraktığı en güçlü etik uyarı insan hayatının dokunulmazlığıdır. “Bir daha asla” ilkesi yalnızca belirli bir halk için değil, tüm insanlık için geçerli olması gereken bir ahlaki ilke olarak anlam kazanır.

Gazze’de yaşanan ağır sivil yıkım bu ilkenin bugün nasıl yorumlandığını sorgulatmaktadır. Eğer insan hayatının dokunulmazlığı gerçekten evrensel bir ilke ise, dünyanın herhangi bir yerinde sivillerin kitlesel biçimde zarar gördüğü durumlar karşısında aynı ahlaki netliğin gösterilmesi gerekir.

Gazze’de yaşananlar bu nedenle yalnızca Ortadoğu’daki bir çatışma değildir. Aynı zamanda Avrupa’nın kendi tarihsel hafızasıyla kurduğu ilişkinin de bir sınavıdır. Geçmişin yarattığı sorumluluk ancak evrensel bir ahlaki tutarlılığa dönüştüğünde gerçek anlamını bulabilir. Aksi halde “bir daha asla” sözü evrensel bir ilke olmaktan çıkar ve yalnızca tarihin hatırlattığı bir uyarı olarak kalır.

Kaynakça

Erdoğan, Recep Tayyip. 17 Kasım 2023. Berlin Ortak Basın Toplantısı Açıklamaları.

Merkel, Angela. 2008. Knesset Konuşması.

Taşkın, Damla. Avrupa’da Aşırı Sağ’ın Tehlikeli Yükselişi. Anadolu Ajansı Yayınları.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün