Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > Kızıldeniz Denklemi: ABD-İsrail-İran Hattında Türkiye’nin Stratejik Tahkimi

Kızıldeniz Denklemi: ABD-İsrail-İran Hattında Türkiye’nin Stratejik Tahkimi

Anıl UĞUR

TUDPAM Araştırma Asistanı

28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, küresel jeopolitik dengeleri son dönemde eşi benzeri görülmemiş radikal dönüşümlerden birine sürüklemiştir. İran’ın nükleer programı gerekçe gösterilerek ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen operasyonlar ile Tahran’ın buna “mozaik savunma” politikası çerçevesinde verdiği asimetrik yanıtlar, dünya ekonomisinin şah damarı niteliğindeki Hürmüz Boğazı’nı fiilen kullanım dışı bırakmıştır. Dolayısıyla bu durum, küresel enerji ve ticaret rotalarının ağırlık merkezini değiştirmiş; yönünü Basra Körfezi’nden doğrudan Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı eksenine kaydırmıştır. Diğer aktörlerin aksine Türkiye açısından bu süreç, son on beş yıldır özellikle Somali özelinde yürüttüğü Afrika politikasının, insani yardım odaklı bir girişimin ötesine geçerek adeta ikinci bir stratejik coğrafya inşasına dönüştüğünü göstermektedir.

Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın kullanılamaz hâle gelmesi, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği rotanın işlevsiz kalması anlamına gelmektedir. Bu durum, küresel enerji güvenliği açısından Babülmendep Boğazı’nı tek alternatif güzergâh olarak öne çıkarmıştır. Ancak Babülmendep’in her iki yakasında hüküm süren istikrarsızlık, özellikle Yemen’deki İran destekli Husiler ile Afrika yakasındaki Eş-Şebab tehdidi, bu geçiş noktasının taşıdığı riskleri de açıkça ortaya koymaktadır. Tam da bu noktada Türkiye’nin Mogadişu merkezli askerî ve diplomatik varlığı, Babülmendep’in güney girişini güvence altına alan bir güvenlik mimarisi olarak önem kazanmaktadır.

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın derinleşmesi, Türkiye’nin Somali stratejisi açısından hem ciddi riskler hem de benzersiz fırsatlar doğurmaktadır. Türkiye bakımından en önemli risk, İran’da ortaya çıkabilecek olası bir otorite boşluğunun sınır güvenliğini tehdit etmesi ve yeni sığınmacı dalgalarını tetiklemesidir. Bununla birlikte İran’ın zayıflaması, bölgede Türkiye’nin etkisini sınırlandırmayı amaçlayan İsrail merkezli yeni bir güvenlik mimarisinin oluşmasına da zemin hazırlayabilir.

Buna karşılık Hürmüz’ün kapalı kalması, Babülmendep’i dünyanın en avantajlı geçiş noktalarından biri hâline getirirken, Türkiye’nin Somali’deki varlığına da küresel bir stratejik değer kazandırmaktadır. Uluslararası kamuoyunun dikkati ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşa yoğunlaşmışken, Türkiye’nin bölgedeki konumu daha da pekişmektedir. Türkiye’nin deniz trafiğinin güvenliğini sağlama ve korsanlıkla mücadelede üstlendiği rol, onu vazgeçilmez bir lojistik ortak hâline getirmiştir. Bu durum, bir yandan Türkiye’nin savunma sanayii ürünleri için yeni pazarlar oluştururken, diğer yandan Ankara’nın bölgedeki “kural koyucu” rolünün kabul görmesini sağlamaktadır.

Bölgedeki diğer aktörlerin hamleleri ise bu karmaşık denklemi daha da çetrefilli hâle getirmektedir. Örneğin İsrail’in Aralık 2025’te Somaliland’i resmen tanıması, Türkiye’nin bölgedeki etkisini kırmaya yönelik önemli bir jeopolitik hamle olarak değerlendirilebilir. İsrail, Somaliland üzerinden Babülmendep’te stratejik gözlem noktaları kurmayı ve İran ile Husilerden kaynaklanan tehditlere karşı yeni bir mevzi elde etmeyi amaçlamaktadır. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Berbera Limanı’na yaptığı yatırımlarla Somaliland’in ayrışmacı statüsünü destekleyerek Türkiye’nin Somali üzerindeki etkisini dengelemeye çalışmaktadır. Etiyopya ise denize çıkış arayışı doğrultusunda Somaliland ile yaptığı anlaşmalarla bölgesel tansiyonu yükseltmiştir. Türkiye ise Mogadişu ile Addis Ababa arasında yürüttüğü arabuluculuk faaliyetleriyle istikrar sağlayıcı bir aktör olarak öne çıkmaktadır.

Türkiye ve Somali arasındaki ilişki reel çıkarlar temelinde değerlendirildiğinde, ortaya açık bir kazan-kazan modeli çıkmaktadır. Türkiye açısından Somali, Mavi Vatan doktrininin Hint Okyanusu’ndaki ileri karakolu niteliğindedir. Ankara, bu stratejik derinlik sayesinde hem küresel enerji koridorlarında söz sahibi olabilmekte hem de jeostratejik nüfuz alanını genişletebilmektedir. Somali açısından ise Türkiye ile kurulan ortaklık, devletin yeniden inşası ve toprak bütünlüğünün korunması bakımından hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin sağladığı askerî eğitim desteği ile deniz güvenliği katkıları, Somali devlet mekanizmalarının yeniden işlerlik kazanmasında ve merkezi otoritenin tahkim edilmesinde kritik rol oynamıştır.

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, objektif bir değerlendirmeyle Türkiye açısından stratejik bir avantaja dönüştürülebilir. Hürmüz’ün kapanması Babülmendep’in değerini artırırken, Türkiye’nin bu boğazın güvenliğindeki rolünü de daha görünür hâle getirmektedir. Bölgedeki diğer aktörler Türkiye ile çeşitli çıkar çatışmaları yaşasalar da ticaretin kesintisiz devamı için Mogadişu’da sağlanan nispi istikrara ihtiyaç duymaktadırlar. “Gate of Tears” olarak anılan Babülmendep’teki Türk varlığı, artık yalnızca bir dış politika tercihi değil; küresel kriz anlarında enerji ve ticaret akışını güvence altına alan stratejik bir teminattır.

Sonuç olarak Türkiye’nin bu süreçteki başarısı, askerî varlığını ekonomik kalkınma, diplomatik angajman ve bölgesel arabuluculukla destekleyen hibrit stratejisini ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. Ankara, savaşın ortaya çıkardığı stratejik fırsat penceresini Afrika’daki varlığını derinleştirerek değerlendirmeli ve Somali ile kurduğu karşılıklı yarara dayalı ortaklığı daha da güçlendirmelidir. Zira bu asimetrik fakat karşılıklı fayda üreten ilişki, 21. yüzyılın değişen savaş ve enerji paradigmaları içerisinde Türkiye’yi bölgesel bir güçten küresel bir aktöre taşıyabilecek en önemli stratejik alanlardan biridir.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün