Blog Yazılarımız

TUDPAM | Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi > Analizler > 1974 Kıbrıs Operasyonu – İki Topluluğun Bakış Açıları ve Uluslararası Hukuk: Anlaşmazlık Neden Hâlâ Çözülemedi?

1974 Kıbrıs Operasyonu – İki Topluluğun Bakış Açıları ve Uluslararası Hukuk: Anlaşmazlık Neden Hâlâ Çözülemedi?

Emine Ezer

Araştırmacı                                                               

Üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen, 1974’te gerçekleşen Kıbrıs Operasyonu hâlâ uluslararası hukuk ve politika alanında önemli bir tartışma konusudur. Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasındaki zıtlık ve çatışma ise hâlâ devam etmektedir. Bu antipatiyi sonlandırmak bir kenara, 1974 Operasyonu’nun durumu daha da karmaşık bir hâle getirdiğini söylemek mümkündür. Operasyon, uluslararası topluluklar ve ada popülasyonunun büyük bir kısmı tarafından hâlâ kınanmakla beraber, diğer bir kısmı tarafından da desteklenmekte ve aklanmaktadır.

Bu çatışma yalnızca araştırma açısından ilgi çekici değil, aynı zamanda önemlidir. Zira tarihsel analizin yanı sıra modern çatışma çözümü alanında da önemli bir tıkanıklığı gözler önüne sermektedir. Görünüşe göre ve bazı iddiaların aksine, çatışma sadece Birleşmiş Milletler ve Türkiye’nin askerî varlığına değil, aynı zamanda farklı toplulukların çatışan çeşitli ahlaki değerlendirmelerine de dayanmaktadır. 50 yılı aşkın süredir bu çatışmaya bir çözüm bulunamaması ise uluslararası hukuk ve sosyal psikoloji arasındaki uçurumun kapatılamamasından kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Çatışmanın neden hâlâ çözülemediği sorusunun cevabını bulmak ise hem siyasetçiler hem de gelecekteki barış çalışmaları açısından önem arz etmektedir.

Bu konunun araştırılmasındaki amaç, 1974 Kıbrıs Operasyonu hakkında verilen uluslararası hukuka aykırılık kararı ve kınamaların Kıbrıs Türklerini ve onların hayatta kalma gerçekliklerini, ahlaki değerlerini hiçe sayarak onları nasıl yabancılaştırıp yalnız bıraktığını analiz etmektir. Çünkü geçmişe bakıldığında görülmektedir ki Kıbrıs’ta barışın sağlanması yalnızca hukuki uyumluluk ve anlaşma ile gerçekleşemeyecektir. Uluslararası platformun verdiği hukuki işgal kararı ve kurtuluşun ahlaki anlatısının uzlaştırılması gerekmektedir. “Birlikte yaşama” Kıbrıs’ta barışın tek ve kilit yolu gibi görülmektedir. Bu çatışma yalnızca çözülmesi gereken bir hukuk sorunu değildir ve bu araştırma bu argümanı detaylandırmayı amaçlamaktadır.

Çatışmanın çözümü ve barış inşası çabalarını doğru bir şekilde inşa etmek için bazı tarihsel bilgileri vermek ve mevcut aşamaya nasıl gelindiğini aktarmak lazımdır. Kıbrıs’taki çatışma, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasındaki düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. Kıbrıslı Rumlar Yunanistan ile birleşme (“Enosis”) isterken, Kıbrıslı Türkler ise bölünme/ayrılma (“Taksim”) istemektedir. Çatışmanın kökenleri, Kıbrıs’ın 300 yıl boyunca Osmanlı olması ardından 19. yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1878 yılında İngiltere Kıbrıs yönetimini Osmanlı’dan devralmıştır ve 1914 yılında da adayı ilhak etmiştir. Bu dönemde Rum çoğunluğu Enosis’i savunmaya başlarken, Kıbrıslı Türkler buna karşı çıkmış ve bölgenin ayrılmasını istemiştir (Mallinson, 2005). 1955’ten sonra ise farklı türde bir çatışma başlamıştır. Kıbrıslı Rumların İngiliz yönetimine karşı açıkça “Enosis”i hedefleyerek başlattığı gerilla savaşına EOKA (Kıbrıs Ulusal Savaşçıları Örgütü) önderlik etmiştir. Kıbrıslı Türkler ise buna tepki olarak Türk Direniş Örgütü / Türk Mukavemet Teşkilatı adıyla kendi direniş grubunu kurmuşlardır. Bu olaylar karşısında İngiltere, adayı daha fazla elinde tutamayacağını anlayınca zorla bağımsızlığını ilan etmeye zorlamıştır. İddiaya göre bunun sebebi, iki NATO ülkesi (Yunanistan ve Türkiye) arasında çıkma ihtimali olan savaşı durdurmaktı (Ker-Lindsay, 2011).

İronik bir şekilde, bu şartlar altında 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, yukarıda belirtildiği gibi Rumlar Yunanistan ile birleşmeyi,  Türkler ise bölünmeyi istedikleri için hiçbir tarafça istenmiyordu (Ker-Lindsay, 2011).

Uluslararası siyasette, düşmanlığın olmasa da fiilî çatışmanın 1963’te başladığı ve bugüne kadarki sürecin genel olarak altı aşamaya ayrılabileceği konusunda fikir birliği vardır. İlk aşama 1974’e kadar geçen on yıllık süredir. 1960 yılında yapılan Kıbrıs Anayasası, Cumhurbaşkanı Makarios’un veto yetkisinin hükümeti işlevsiz hâle getirdiği gerekçesiyle anayasaya “13 Değişiklik” önermesiyle çökmüştür. Kıbrıs Türkleri ise bunu haklarının gasp edilmesi ve “Enosis”e açılan bir kapı olarak görmüşlerdir. Sonuç olarak gerilim hızla artmıştır (Ker-Lindsay, 2011). Zira bu anayasa, Kıbrıslı Rumlar ve Türkler arasında bir güç dengesini koruma amacıyla bir Rum cumhurbaşkanı ve Türk cumhurbaşkanı yardımcısı, her iki topluluğun da kararlara veto yetkisini ve İngiltere’ye, Türkiye’ye ve Yunanistan’a anayasal düzen ile statükoyu korumak için ülkeye müdahale etme hakkı veren bir “Garanti Antlaşması”nı (1960) öngörmekteydi. Bu nedenle anayasanın çöküşü, güvensiz ve istikrarsız bir ortam yaratmıştır. 21 Aralık 1963’te, Lefkoşa’da topluluklar arası çatışmalar patlak vermiş ve 25.000 Türk yerinden edilerek özel yerleşim bölgelerinde yaşamaya zorlanmıştır. Bu dönemde yaşanan olaylar, topluca “Kanlı Noel” olarak adlandırılır. Bir gün sabah erken saatlerde, Kıbrıs Rum polisi Tahtakale Mahallesi’nde bir Kıbrıs Türk taksisini durdurmuştur. Bunun üzerine kalabalıklar toplanmış ve açılan ateşte iki Kıbrıs Türkü ile bir Kıbrıs Rum polisi hayatını kaybetmiştir. Bu olay, (iddialara göre) daha önceden planlanmış olan düşmanlık planlarını tetiklemiştir. EOKA kalıntıları ve TMT (her iki tarafın silahlı paramiliter grupları) sokaklara dökülmüş ve bunun sonucunda şiddet hızlıca önce Lefkoşa’ya, oradan da Larnaka ve diğer kasabalara yayılmıştır (Ker-Lindsay, 2011).

24 Aralık gecesi, düzensiz Kıbrıs Rum güçleri, Lefkoşa’daki Türk ordusunda görev alan bir doktor olan Binbaşı Nihat İlhan’ın evine baskın düzenleyerek İlhan görevdeyken karısı ve üç küçük çocuğunu banyoda katletmiştir. Bu olay “Banyo Katliamı (Bathtub Massacre)” olarak adlandırılmaktadır ve Kıbrıs Türklerinin akıllarındaki “hayatta kalmanın ahlaki anlatısının” pekişerek sağlamlaştığı an olmuştur. Kıbrıs Türkleri artık silahlı bir koruma / korunma olmadan yok edileceklerine tam olarak inanmaktadırlar.

Tüm bu çatışmalar, topluluklar arası beraber yaşamın tamamen çökmesine yol açmıştır. Zira ateşkes sağlandığında, her iki taraftan da yüzlerce kişi ölmüştür (bu konuda kesin sayılar hakkında farklı tahminler mevcuttur). Savaşan toplulukları birbirinden tamamen ayrı tutmak için de İngiliz Tümgeneral Peter Young, 30 Aralık 1963’te, Lefkoşa haritasında yeşil bir kalemle bir çizgi çizmiştir. Başkenti bugün hâlâ bölmekte olan bu tampon bölgeye “Yeşil Hat” adı verilmiştir. Tüm bu olaylar ve daha fazlası, 1964’te (bugün hâlâ orada bulunan) Birleşmiş Milletler Barış Güçleri’nin tampon bölgede devriye gezmek üzere adaya gelmesiyle sonuçlanmıştır (Ker-Lindsay, 2011).

1967’de şiddet yeniden alevlenmiş ve bu durum Yunanistan ile Türkiye arasında neredeyse bir savaşa yol açmak üzereyken ABD’nin diplomatik müdahalesiyle bu durum yatıştırılmıştır. Bu kriz “Kofinou Krizi” veya “Kofinou/Agios Theodoros Olayı” olarak adlandırılmaktadır. Sonuçta ada üzerindeki askerî denge önemli ölçüde değişmiştir. O dönemde, Rum Ulusal Muhafızları’nın komutanı General Georgios Grivas’tır (eski EOKA lideri). Kıbrıslı Türk güçleri ise, Lefkoşa’yı Limasol’a bağlayan ana yolun kritik bir kavşağında oldukları için stratejik öneme sahip iki köy olan Kofinou ve Agios Theodoros bölgelerini kontrol etmekteydi. Kıbrıslı Rum polis devriyelerini engellemeleri sonucunda General Grivas, 15 Kasım’da “düzeni sağlamak için” büyük bir Ulusal Muhafız Operasyonu emri vermiştir. Birleşmiş Milletler’in General Grivas’ı gerilimi azaltması için uyarmasına rağmen, bu operasyon, zırhlı araçlar ve topçu birliklerinin kullanıldığı ağır bir saldırıydı. Ulusal Muhafızlar’ın Kıbrıslı Türk mevzilerini hızla ele geçirmesi ve 24 Kıbrıs Türkü ile 2 Kıbrıs Rumunun öldürülmesi Türkiye’yi öfkelendirmiştir. Kofinou saldırısını bir provokasyon ve Kıbrıs Türklerinin haklarını ihlal olarak gören Türkiye, sert ve çabuk bir karşılık vermiştir. Kıbrıs’a bakan Güney şeridine askerler konuşlandırmış ve ada üzerinde jetlere sorti uçuşları yaptırmıştır. Ardından, Yunan askeri cuntasına General Grivas ve Kıbrıs’taki diğer Yunan anakara birliklerinin (bu birlikler Garanti Antlaşması kurallarına aykırı olarak gizlice konuşlandırılmışlardı) derhal geri çekilmesini ve Rum Ulusal Muhafızları’nın silahsızlandırılmasını talep eden bir ültimatom vermiştir. ABD; Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs arasında mekik diplomasisi ile olaya hızla müdahale ettiğinde Yunan cuntası Türkiye ile tam bir savaşa hazırlıksız ve uluslararası destekten yoksun olduğundan Türkiye’nin taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Yunan birlikleri geri çekildiğinde, Türkiye’nin adaya girmesi karşısındaki en büyük caydırıcı unsur ortadan kalkmıştır. Bu kriz karşısında Cumhurbaşkanı Makarios, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı askerî olarak savunmada yardımcı olmadığını fark etmiş ve siyasi politikasını değiştirerek “Enosis”ten bağımsızlığa yönelmiştir. Bu durumdan sonra Makarios ve Enosis taraftarları arasındaki ayrımı genişletmiştir. Sonuç olarak, çatışmada 2. aşamaya geçilmiştir (Ker-Lindsay, 2011).

İkinci aşama, tam olarak Yunanistan’daki askerî cuntanın 15 Temmuz 1974’te Cumhurbaşkanı Makarios’u darbeyle devirme kararı almasıyla başlamıştır. Plan, Enosis yanlısı milliyetçi Nikos Sampson’ın yeni cumhurbaşkanı olmasıdır. Bunun sonucunda, Türkiye’nin darbeyi Enosis’e doğru atılmış doğrudan bir adım olarak görmesi nedeniyle 20-22 Temmuz 1974 tarihleri arasında “Atilla Operasyonu”nu başlatması, 3. aşamaya geçilmesine neden olmuştur. Operasyonla birlikte, darbe ve askerî cunta çökmüş ve demokrasi görüntüde yeniden tesis edilmiştir. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında müzakereler yapılırken ateşkes ilan edilmiş ve bu dönem 4. aşama olmuştur. Ardından, Türkiye’nin 14-16 Ağustos 1974 tarihleri arasında II. Atilla Operasyonu’nu gerçekleştirmesiyle 5. aşama gelmiştir. Türkiye, karşı tarafın sadece oyalama ve süreci yavaşlatma amacı taşıdığını iddia etmiştir. II. Atilla Operasyonu, Türkiye’nin kontrolündeki toprakları adanın %37’sini kapsayacak kadar genişleten, daha çok saldırı odaklı ve büyük ölçekli bir operasyondur (Ker-Lindsay, 2011).

Son olarak, 1975’ten günümüze uzanan 6. aşamanın karakteristik özelliği, çatışmanın uzun süren bir çıkmaza girmiş olmasıdır (Ker-Lindsay, 2011). Operasyondan sonra adada fiilî bir bölünme yaşanmıştır. Buradaki “fiilî” nitelemesi, gerçekte görülen bir bölünme olduğu ancak bu bölünmenin uluslararası politika tarafından yasal olarak görülmediği anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır. Dolayısıyla, yasal olarak bir bölünme yoktur ve haritada yalnızca “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak adlandırılan tek bir ülke vardır. Bu aşamada yaşanan diğer önemli gelişmelerden bazıları şunlardır: 1974 Rum ve Türk Kıbrıs toprakları arasında Nüfus Mübadelesi Anlaşması (3. Viyana Anlaşması); Birleşmiş Milletler’in yasal olarak geçersiz saydığı ve hâlâ kınamaya devam ettiği 1983 Kuzey bölgesinin kendini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan etmesi (Dodd, 2010); 2004’te federal bir birleşme planı öneren ve Kıbrıs Rumları tarafından veto edilen başarısız Annan Planı (Faustmann & Kaymak, 2008); ve son olarak, 2017’de gerçekleşen ve “Crans-Montana Başarısızlığı” olarak adlandırılan çözüm girişimi (Grigoriadis, 2018).

Şu anda, Birleşmiş Milletler kontrolündeki tampon bölge, tüm ülkeyi ayırmaya devam etmektedir ve bugüne kadar yaklaşık 160.000 Kıbrıs Rumu ve 45.000 Kıbrıs Türkü adanın karşıt taraflarına kaçmıştır. Sınırlar geçişe açık ve şiddet olayları nadir olsa da, çatışma hâlâ çözümsüz durumdadır. Güney Kıbrıs Cumhuriyeti bugüne kadar ekonomik olarak refah içinde yaşamış ve hatta 2004 yılında Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Buna karşılık, Türk tarafı yıllardır ambargo altındadır. Sonuçta, taraflar arasındaki politik, ekonomik, psikolojik ve fiziksel uçurum yıllar içerisinde büyümeye devam etmiştir (Ker-Lindsay, 2011).

Bu konudaki önemli literatürü ise iki ana kategoriye ayırmak mümkündür: uluslararası hukuku ilgilendiren yasal tartışmalar ve çatışmaya dâhil olan farklı toplulukların psikolojileriyle alakalı olan kolektif hafıza hakkındaki çalışmalar.

Hukuki ihtilaf, uluslararası hukuk ve bu hukukun iki tarafça kendi duruşlarını/iddialarını haklı çıkarmak için nasıl algılandığı ve kullanıldığı ile ilgilidir. Türkiye ve uluslararası kuruluşlar, 1974 Kıbrıs Operasyonu’nun belirli bir anlaşma kapsamında geçerli bir müdahale mi yoksa Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin bir ihlali mi olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptir. Türkiye, 1960 tarihli Garanti Anlaşması’nın IV. maddesi uyarınca (“Bu Antlaşmanın hükümlerinin ihlali halinde, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli temsiller veya önlemler konusunda birlikte istişarede bulunmayı taahhüt eder. Ortak veya koordineli eylemin mümkün olmadığı durumlarda, üç garantör devletin her biri bu Anlaşma ile oluşturulan durumu yeniden tesis etme amacıyla harekete geçme hakkını saklı tutar.”) operasyonun geçerli olduğunu savunmaktadır çünkü Yunan askerî cuntasının gerçekleştirdiği 1974 darbesi, Kıbrıs’ın anayasal düzenini tehlikeye atmıştır (Treaty of Guarantee, 1960). Dahası, Türkiye ilk olarak İngiltere’nin işbirliğini sağlamaya çalışmıştır ve ancak İngiltere reddedince bireysel bir devlet olarak hareket etmiştir. Genel olarak kabul edilen görüşe göre Türkiye, bu koşullar altında ilk Atilla Operasyonu’nu başlatma hakkına sahipti. II. Atilla Operasyonu için ise Türkiye, karşı tarafın sadece geciktirici hareket ettiğini ve bunun Kıbrıs’ın güvenliği ile anayasal düzeni için başka bir tehdit olduğunu iddia etmektedir (Necatigil, 1996). Oysa uluslararası genel kabul (consensus), II. Atilla Operasyonu’nun orantısız olduğu ve acil bir tehdit olmadığı için anlaşmanın yetki alanının aşıldığı yönündedir. Dahası, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 4. paragrafında “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinden veya güç kullanımının kendisinden, Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla tutarsız herhangi bir harekette bulunmaktan kaçınmalıdır (Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, 1945). Türkiye’nin operasyonunun bu maddelere karşı olduğunu iddia eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, yabancı birliklerin geri çekilmesini talep eden birçok karar almıştır ancak bunların hepsi etkisiz kalmıştır (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1974).

Öte yandan, kolektif hafızaya ilişkin literatürü üç alt kategoriye ayırmak mümkündür: Kıbrıs Türklerinin algısı, Kıbrıs Rumlarının algısı ve uluslararası algı. Uluslararası algı, kolektif hafıza tarafından yönlendirilmese de bu algının ve uluslararası toplulukların sürekli eylemlerinin iki tarafın da kolektif hafızalarına ve algılarına katkıda bulunup şekillendirdiği açıktır. İki topluluğun algıları ise etnik köken ve tarihsel travmalar nedeniyle birbirinden keskin şekilde ayrılır.

Kıbrıs Türklerinin algısı, özellikle 1963-1974 yılları arasında Türklerin yerlerinden edilmeleri, izole edilmiş bölgelere ve ambargolara zorlanmaları nedeniyle “hayatta kalma” anahtar kelimesiyle şekillenmiştir. Farklı şiddet yanlısı örgütlerin dâhil olduğu topluluklar arası şiddet, bu hayatta kalma anlatısına katkıda bulunmaktadır. Kıbrıslı Türkler, Türkiye’nin operasyonlarını potansiyel bir soykırım ve/veya topyekûn sürgünün önlenmesi ve geçmişte yaşananların tekrarına karşı gerekli bir güvenlik garantisi olarak görmekte ve bu nedenle haklı olduğunu düşünmektedirler; zira kendileri “Kanlı Noel” gibi bir katliam yaşamışlardır (Volkan, 1979). Kıbrıs Rumlarının algısı ise işgal karşıtlığı ile karakterize edilmektedir. Onlar da yerlerinden edilme ve kayıplar vermenin travmasını yaşadıkları için bu operasyonlara karşı güvensizlik ve düşmanlık duygusu beslemekte, egemenliklerine ve toprak bütünlüklerine bir tehdit olarak görmektedirler. Ancak, Kıbrıs Rumlarının da genel olarak Yunan askerî cuntasını bir ihanet olarak kınadığını ve Kanlı Noel katliamını da kötü karşıladığını belirtmek önemlidir (Papadakis, 2005).

Uluslararası algı söz konusu olduğunda, Türk operasyonlarının hukuken geçersiz ve haksız olduğu yönündeki Rum iddialarının desteklendiği, ancak Yunan cuntasının çatışmanın katalizörü ve operasyonların birincil nedeni oluşunun kabul edildiği açıktır. Diplomasi yoluyla yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasının, Kıbrıs Türklerinin güvensizliğini artırdığı, çünkü bu tutumun onların deneyimlerini ve travmalarını tamamen görmezden geldiği görülmektedir. Bu görmezden gelme ve iki tarafın görüşleri arasında uzlaşma eksikliği, çatışmanın çözümünü engellemekte ve bölgedeki barışı 50 yıldan fazla süredir geciktirmektedir (Hadjipavlou, 2007).

Özetle, çatışmanın çözümü ve barış inşası için gereken şey, gerçekliğin farklı yönlerinin anlaşılması ve kabul edilmesidir. Çatışmaya tek bir cevabı olan ve tek, kesin bir çözümle sonlanacak bilimsel veya hukuki bir sorun olarak yaklaşmanın geçmişte sürekli olarak verimsiz olduğu kanıtlandığı için, farklı eleştirel yaklaşımlarla niteliksel bir mesele olarak yaklaşmanın gerekliliği artık görülmüştür. Ne yazık ki, çatışmanın neredeyse 50 yıldır donmuş bir hâlde olması da göstermektedir ki, çözüm bugünden çok uzakta görünmektedir. Kıbrıs’ta şiddetin meydana gelmesini sınırlayan/durduran nispeten başarılı bir barış koruma operasyonu olmasına rağmen, karşılıklı diyalog ve müzakerenin adil kararlar almak için kullanıldığı barış inşası henüz beklendiği kadar verimli olmamıştır. Sonuçta görünen odur ki, sağlıklı ve kapsayıcı ilişkilerin birlikte geliştirilmesini ve demokratik olarak adil süreçlerin müzakere edilmesini içeren barış inşası bu doğrultuda Kıbrıs’ta temel sosyal ve sistemik adaletsizlikleri onarmak ve dönüştürmek için yapılması gereken anlaşmalar ve kurumların gerçeğe dönüşmesi uzak bir ihtimal olmaya devam etmektedir.

Kaynakça

Dodd, C. H. (2010). The history and politics of the Cyprus Conflict. Palgrave Macmillan.

Faustmann, H., & Kaymak, E. (Eds.). (2008). The future of Cyprus: The Annan plan and beyond. Eothen Press

Grigoriadis, I. N. (2018). The breakdown of the Crans-Montana negotiations on Cyprus. Southeast European and Black Sea Studies, 18(1), 143–149. https://doi.org/10.1080/14683857.2018.1451033

Hadjipavlou, M. (2007). The Cyprus conflict: Root causes and implications for peacebuilding. Journal of Peace Research, 44(3), 349-365. https://doi.org/10.1177/0022343307076643

Ker-Lindsay, J. (2011). The Cyprus problem: What everyone needs to know. Oxford University Press.

Mallinson, W. (2005). Cyprus: A modern history. I.B. Tauris.

Necatigil, Z. M. (1996). The Cyprus question and the Turkish position in international law (2nd ed.). Oxford University Press.

Papadakis, Y. (2005). Echoes from the dead zone: Across the Cyprus divide. I.B. Tauris.

Treaty of Guarantee, August 16, 1960, 382 U.N.T.S. 3.

United Nations. (1945). Charter of the United Nationshttps://www.un.org/en/about-us/un-charter

United Nations Security Council. (1974). Resolution 353 (1974) (S/RES/353). United Nations.

Volkan, V. D. (1979). Cyprus—war and adaptation: A psychoanalytic history of two ethnic groups in conflict. University Press of Virginia.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Webinara
Kayıt Ol !

Son 2 Gün