Bu analizde, Türkiye’nin uluslararası arenada çok taraflı diplomasi stratejisini yaşanan ve gelişen sorunlar üzerinde nasıl hayata geçirdiği, aynı zamanda arabuluculuk yaparken ne tür yöntemlerin izlediği, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İsrail-Filistin Savaşı göz önüne alınarak bu iki savaşta Türkiye’nin nasıl bir yol izlediği ve Tahıl Koridoru Anlaşması’nın özellikleri bütüncül bir şekilde incelenmiştir. Daha sonra Türkiye’nin diplomasi arenasında kriz çözücü aktör olma hedefinin gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışılmıştır.
Türkiye’nin Kriz Çözücü Aktör Olma Hedefi
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin her anında barışı ve istikrarı savunmuş ve buna göre dış politikasını idame etmiştir. Coğrafi konum olarak Türkiye’nin çalkantılı bir bölgede olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bunun için Türkiye, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda yaşanan tüm olay ve savaşları dikkate alacak şekilde taraflarla karşılıklı diyalog kurarak hareket etmelidir. Fakat konu Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü ve güvenliği olduğunda buna karşılık verme yetkisini elinde tutmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Irak’ın kuzeyinde Türkiye’ye karşı askerî faaliyet gösteren PKK’nın bölgeden çekilmesi için gerekli tüm operasyon ve harekâtların yapılması elzem olmuştur. Türkiye, PKK faaliyetlerini durdurma girişimlerinde hiçbir zaman destek almamış, sahip olduğu arabulucu özelliği diğer müttefik olduğu ülkelerde görememiştir. Buna örnek olarak en başta ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Almanya, Fransa, diğer NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ve Avrupa ülkeleri verilebilir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe çıkar ve menfaat ilişkilerinin müttefiklik ilişkilerinde her zaman belirleyici bir rol oynadığını belirtmektedir. Oysa Türkiye, bölgede istikrar ve barışın sağlanması ve yaşanan krizlerin son bulmasını arzulamakta, bunun için ise diplomatik yolların askerî süreçlere tercih edilmesini deklare etmektedir.
Dış politikada barış ve istikrarın sadece diplomatik araçlarla sağlanabileceğini söylemek doğru olmaz. Ülkeler, barışı korunmak adına dünyanın daha yaşanabilir ve düzen içerisinde olmasını sağlamak amacı ile sağlık, spor, kültür ve ekonomik alanlarda iş birliği içerisinde bulunarak birlik ve beraberlik duygularını pekiştirebilirler.
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, savaş ve kriz anlarında tarafların arasında temasların artırılmasında ve itidalli olunması konusunda kararlılıkla hareket etmektedir.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin Rolü
Rusya ve Ukrayna, aynı coğrafyayı paylaşan, halkları yüzyıllardır iç içe yaşayan iki ülkedir. Bağımsızlığına kavuştuktan sonra Ukrayna içinde pek çok Rus’un yaşadığı gibi Rusya içinde de pek çok Ukrayna kökenli Rus vatandaşı yaşamaktadır. 2006 verilerine göre Ukrayna nüfusunun yaklaşık %77’sini Ukraynalılar, %17’sini Ruslar ve kalan kısmını da diğer etnik kökene sahip vatandaşlar oluşturmaktadır. Coğrafi olarak etnik nüfusun dağılımı göz önünde bulundurulduğunda ülkeyi doğu, batı ve güney (Özellikle Kırım) olarak üç bölüm hâlinde düşünmek yanlış olmayacaktır. Elbette bu ayrım çok keskin olmamakla birlikte Ukrayna’nın batısında Ukraynalılar, doğusunda Ruslar ve güneyde yani Kırım Yarımadası’nda ise Tatar ve Rus nüfus yoğunluktadır.
Ukrayna, SSCB’nin 1991’de dağılması ile 24 Ağustos 1991’de bağımsızlığını kazanmıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte tek kutuplu sistem, ABD öncülüğünde oluşmuştur. ABD, uluslararası arenada özerkliğini ve bağımsızlığını kazanan ülkeleri Batı Bloku’na çekmek ve kendi politikalarını dayatmak için çok fazla çaba sarf etmiştir. ABD-NATO ikilisi resmen dış politikaya hükmetmiş ve ABD’nin sınırlarını aşmasına zemin hazırlamıştır. 1990’da ABD’nin Çekoslovakya seçimlerine müdahale ederek dağılmasında önemli bir etken olması, 2000 yılında Yugoslavya seçimlerine müdahale ederek Yugoslavya’nın yıkılmasına sebep olması, 2003 yılı Irak müdahalesi ile yüz binlerce insanın ölümüne ve göç etmesine sebep olması, 2003 yılında Gürcistan seçimlerine müdahale ederek Gül Devrimi’nin yaşanmasına ve Gürcistan’ın Rusya ekseninden uzaklaşmasına neden olması ABD’nin Rusya’ya karşı politika güderek bağımsızlığını kazanan ülkeleri yanına çekmeye çalışmıştır.
Bunun dışında NATO oluşumu, doğuya doğru sınırlarını ilerletmek istemiştir. Bu sınır tabii ki Ukrayna’yı da içerisine almaktadır. Oysa Rusya’da 1993 yılında kabul gören Yakın Çevre Doktrini’ne göre Rusya’nın sürdürülebilir bir güvenlik zemininde varlığını devam ettirebilmesi için çevresini kuşatan ülkelerin ekonomik, politik, askerî ve kültürel açıdan Rusya ile tam entegrasyon içinde bulunması gerekiyordu. Ukrayna bu doktrine uymama konusunda sınırlarını aşmış oldu ve Batı eksenli güvenlik politikasına yöneldi.
Türkiye ise savaş boyunca hem stratejik hem de diplomatik açıdan önemli bir denge politikası izlemiştir. Bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklerken bir yandan da Rusya ile ekonomik diplomatik ilişkilerini tamamen koparmamaya çalışmıştır. Bu durum, Türkiye’yi savaş sürecinde en aktif arabulucu ülkelerden biri hâline getirmiştir. Savaşın ilk aylarından itibaren Türkiye, tarafları aynı masaya oturtabilen nadir NATO ülkelerinden biri oldu.
- 2022’de Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Rusya ve Ukrayna dışişleri bakanları Türkiye’de bir araya geldi.
- Daha sonra İstanbul’da yapılan müzakerelerde ateşkes ve geçici çözüm formülleri görüşüldü.
- Türkiye, özellikle Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin diplomasi kadroları aracılığıyla iki tarafla da sürekli temas yürüttü.
Bu süreçte Türkiye’nin en büyük avantajı, Rusya ile iletişim kanallarını açık tutması ve Ukrayna ile de savunma ve siyasi ilişkilerini sürdürmesiydi.
Tahıl Koridoru Anlaşması
Türkiye’nin en önemli diplomatik başarısı, genellikle Tahıl Koridoru Anlaşması olarak gösterilmektedir. Bu anlaşma Türkiye’nin kriz anında çözüm kabiliyetinin en üst düzeye çıktığını göstermektedir. Anlaşma ile birlikte Ukrayna limanlarında bekleyen tahılların dünya pazarına çıkması sağlanmıştır. En önemli sonuç ise küresel gıda krizinin büyümesi engellenmiş olmasıdır. Anlaşma, Türkiye-Ukrayna-Rusya ve Birleşmiş Milletler arasında yürütülmüş ve İstanbul’da kurulan ortak koordinasyon merkeziyle gemi geçişleri denetlenmiştir.
Esir Takası ve İnsani Diplomasi
Savaş boyunca birçok yaralı ve esir ortaya çıkmıştır. Bu esir ve yaralıların kendi ana vatanlarına iade edilmesi için de yoğun çaba sarf edilmiştir. İşte bu konuda Türkiye oldukça etkili olmuştur. Rusya ve Ukrayna ilişkilerinde arabulucu olmanın yanı sıra MİT ve Dışişleri Bakanlığı’nın yoğun çalışmaları sonucunda Rusya’ya esir düşen ve Ukrayna’ya esir düşenlerin takasını gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir. Bu başarılı girişimin en önemli sonuçlarından biridir. Diplomasi masasının kriz anında etkili kararlar vererek iki tarafı esir ve yaralılar konusunda anlaşmaya vardırması bu savaşın en kritik noktalarından biri olmuştur.
İsrail-Gazze Savaşı’nda Türkiye’nin Rolü
İsrail-Gazze Savaşı tarihimiz boyunca bitmek bilmeyen bir kriz hâline gelmiştir. İşgalci hükûmet destekçilerinin bitmek bilmeyen istekleri ve kendilerince vadedilmiş topraklarını bir gün ele geçirmek kaydı ile her geçen gün taşkınlıklarını arttırmaktadır. İki devletli çözüme karşı olan ve işgal politikalarını savunan Netanyahu hükûmeti, 1948’den beri Filistin halkına yapılan zulmü devam ettirmiş ve 7 Ekim 2023’te savaşın fitillerinin atılması ile birlikte Gazze’yi yerle bir etme düşüncesine girişmiştir. Bu savaşın durdurulması ve Filistin halkının özgürlüğe kavuşması için uluslararası arena elinden geldiğince yardım etmeye çalışmıştır. Bu yardım girişiminde Batılı devletlerin önemli bir kısmı yeterince etkili politika üretememiştir. Onlar sadece demokratik ve barışçıl gözükmek için savaş yılları sırasında uçaklarla Gazze halkının üzerine sözde yardım kolileri yağdırmıştır.
Gazze halkına en büyük destek başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere İran ve daha sonralarında Avrupa ülkelerinin politikalarını yanlış bulan İspanya tarafından verilmiştir. Diğer Arap ülkeleri ABD’nin piyonu olmaları sebebi ile Gazze’ye açık destek verememişlerdir. En iyi örnek olarak Ürdün ve Suudi Arabistan’ı verebiliriz. Keza İran’ın attığı füzelerin İsrail’e gelmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.
Türkiye bu konuda hiçbir taviz vermeden İsrail ile ilişkilerini ilk önce minimize ederek diplomatik temas kurmaya çalışmıştır. Fakat işgal devletinin diplomatik girişimleri reddetmesi sebebiyle Türkiye, İsrail ile olan tüm ilişkilerini kesmiştir. Bu savaş sırasında sadece devlet olarak değil Türk halkıda tek yürek olarak Gazze halkına destek olmak istemiştir. Çeşitli ülkelerden aktivistlerin oluşturmuş olduğu Sumud Filosu’na Türk halkından temsilcilerde katılarak Gazze’ye insani yardımın ulaştırılmasına öncülük etmiştir. İnsani yardımların ne kadarının İsrail’i geçerek Gazze halkına ulaştığı meçhuldür. Hatta Türkiye, İsrail’in hastaneleri vahşice bombalaması ve içerisindeki çocuklar dahil masum sivilleri hedef alarak bombardımanını sürdürmesi üzerine 3 günlük millî yas ilan etmiştir. Bu da demek oluyor ki Türkiye, şartlar ne olursa olsun Filistin’in yanında ve destekçisi olmaya devam edecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu konuda gerek kamuoyuna yaptığı açıklamalarda gerek TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi)’de İsrail’e karşı ne tür bir tavır sergileneceğini belirtmiştir. Bunu dışında diğer mevkidaşları ABD, İspanya, Katar ve Mısır dışişleri bakanları ile hep telefon görüşmesi yaparak yaşanan gelişmeler hakkında önemli görüşmeler yapmıştır. Her zaman ve her kriz anında Türkiye, kendi çabaları dışında Birleşmiş Milletler’e çağrı yaparak çözüm yollarının genişletilmesini ve krizin çözülmesi için çağrıda bulunmuştur. Fakat Birleşmiş Milletler de bu konuda zayıf kalmış, ABD’nin baskıları nedeni ile sağlıklı karar alamamıştır.
Son olarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözü bizlere İsrail-Gazze Savaşı’nın son durumunu anlatacaktır: “Şundan emin olunuz ki biz Filistin meselesinde, Gazze’de yaşananlar konusunda görünenden çok daha fazlasını yapıyoruz, yapmayı da sürdüreceğiz. Gazze’deki kardeşlerimizi asla sahipsiz, çaresiz ve tek başlarına bırakmıyoruz, bırakmayacağız. Filistinli kardeşlerimizin İsrail zulmünden kurtarılması, Gazze’de tüm dünyanın gözleri önünde işlenen katliamların durdurulması bizim boynumuzun borcudur.”
Sonuç
Türkiye, şartlar ne olursa olsun bu zorlu ve baskıcı dünya düzeninde her zaman istikrarı ve barışı korumaya devam eden ülke konumundan asla vazgeçmeyecektir. Rusya-Ukrayna Savaşı, İsrail-Gazze Savaşı gibi örnekler bizlere Türkiye’nin nasıl bir diplomatik yol izlediğini göstermektedir. Gerek insani yardım politikaları gerek diplomatik kriz aşamaları Türkiye’nin dış politikada ne kadar dengeli bir siyaset yolu izlediğini belirtmektedir. Uluslararası arena hiçbir zaman dünya tarihinde savaş ve kriz yaşamadan ilerleyememiştir. Ülkelerin çıkarcı politikaları ve kendi menfaatleri üzerine hareket ederek ne kadar anlaşmalar yapılsa bile düzenin kendi çıkarları dışına çıktığını gördüklerinde güç ve baskı siyaseti güttükleri analiz edilebilmektedir. Fakat Türkiye güvenlik çıkarları ile bölgesel istikrar arasında denge kurmaya çalışmıştır ve her zaman bölgede barışı sağlamak istemiştir. Bu anlayış ile kriz anlarında arabulucu özelliğini ortaya koymuş ve uluslararası ilişkilerinde önemli bir aktör hâline gelmiştir. Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesi, çok taraflı diplomasi ve bölgesel erişim açısından önemli avantajlar sunsa da büyük güç rekabeti ve uluslararası sistemin yapısal sorunları bu kapasitenin etkisini sınırlayabilmektedir.
Kaynakça
Çalışkan, F. (2022). Adım adım Rusya Ukrayna savaşı ve üçüncü tarafların sürece etkisi.
Mengüaslan, H. (2024). 7 Ekim sonrası Türkiye’nin Gazze diplomasisi: Filistin’de barış inşasına yönelik imkân ve sınırlar. Kamu Denetçiliği Kurumu Yayınları
Acer, Y. (2023). Tahıl koridoru anlaşmasının uzatılması ve Türkiye’nin rolü. SETA
Kıran, Abdullah. “Dünden Bugüne Filistin ve Gazze Savaşı.” Birikim Dergisi 6 Ağustos 2024.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı