İslâm dünyasının ve genel anlamda dünyanın merkezinin bugünkü Orta Doğu olduğu gerçeği, jeopolitiğin en sarsılmaz kurallarından biridir. Bu stratejik dairenin dışında kalan ülkelerin, küresel siyaset sahnesindeki etkileri ve önemleri kaçınılmaz olarak daha alt düzeyde kalmaktadır. Bugün bölgede yaşanan savaşlar, siyasi istikrarsızlıklar, yoksulluk ve Müslümanlar arası çekişmeler, “İslâm dünyası” diye yekpare bir yapının varlığını sorgulatsa da Orta Doğu, hem dinî hem fiziksel olarak dünyanın odak noktası olmaya devam etmektedir. Kıtaların birbirine bağlandığı, dinler tarihinin iç içe geçtiği ve peygamberlerin güzergâhı olan bu bölge, tarihin başlangıcını temsil eden ana hikâyenin merkezidir.
Dünya haritasına bütüncül bir perspektifle baktığımızda Orta Doğu’nun sadece fiziki değil, siyasi, ekonomik ve sosyal olarak da tam merkeze oturduğunu görürüz. Sınırları Kur’an’da çizilen ve modern uluslararası alanda da kabul gören bu coğrafya, dünyanın bütün ülkelerinin içine dâhil olmaya çalıştığı bir çekim merkezidir. Okyanus ötesinden gelip üsler kuran Amerika Birleşik Devletleri (ABD), “sıcak denizlere inme” politikasıyla Akdeniz’e ulaşan Rusya ve binlerce kilometre uzaktan varlık göstermeye çabalayan Çin, bu gerçeğin en net ispatıdır.
Küresel siyasette denklem çok açıktır: Merkezden uzak olunduğunda, çeperdeki iktidarın hiçbir önemi kalmaz. Örneğin, yaklaşık 207 milyonluk devasa Müslüman nüfusuna rağmen Endonezya ve Malezya, Orta Doğu’nun merkezinden fiziken uzak olmaları sebebiyle İslâm dünyasının genel gidişatında dönüm noktası oluşturacak bir varlık gösterememektedir. Buna karşılık Rusya veya ABD gibi güçler, dünyadaki etkilerini ve güçlerini Orta Doğu’daki fiili varlıklarına borçludur.
Bu noktada dış politika okumalarımızda sıklıkla gözden kaçırılan zorunlu bir teolojik parantez açmak elzemdir: Bu coğrafyada bir denge olarak uzun süre tutunabilmenin ve kök salabilmenin yegâne yolu Yahudilik, Hristiyanlık veya İslâm’dan birine mensup olmaktır. Pagan inançların veya seküler ideolojilerin Orta Doğu’da siyasal hâkimiyet kurması tarihî tecrübeyle sabittir ki mümkün değildir. Geçmişte Roma İmparatorluğu bu bölgeyi yönetmeye çalışırken sürekli isyanlarla karşılaşmış ve nihayetinde Hristiyanlara teslim olmak zorunda kalmıştır. Keza Mecusilik’e mensup Sasani İmparatorluğu’nun 614’te başlayan Kudüs ve Filistin egemenliği sadece 15 yıl sürebilmiş, bölgeyi önce Hristiyan Bizans’a, 638’de ise Müslümanlara bırakmak zorunda kalmıştır. Tarihte Roma ve Sasanilerin yaşadığı bu “siyasi handikabı” günümüzde Çin de yaşamaktadır; ekonomik kozlarına rağmen İbrahimî dinlerin itici gücünden mahrum olduğu için bölgede derinlere kök salamamaktadır.
Orta Doğu’da seküler, ateist veya deist bir ideolojinin kalıcı olamayacağının en çarpıcı, güncel kanıtı bizzat İsrail’dir. Kurucuları neredeyse tamamen ateist olmasına rağmen İsrail’in bir “din devleti” olarak kurgulanması tam da bu teolojik ve jeopolitik zorunluluktan kaynaklanır. Yahudilik, Siyonizme dönüştürülerek işgale perde yapılmış ve Orta Doğu’daki hâkimiyet garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Eğer İsrail sadece siyasi bir ideolojiye (sekülerliğe) yaslansaydı, bugüne kadar çoktan yıkılıp gitmiş olurdu. Bugün ABD, Britanya ve Rusya gibi küresel aktörlerin dış politikalarında “dinî argümanlara” bu denli sarılmaları, semavî dinlerin bölge hâkimiyetindeki bu vazgeçilmez rolünü kavramalarındandır.
Sonuç olarak, dünyanın bütün ülkelerinin bilek güreşi yaptığı Orta Doğu’da “var olmak” her şeyden önce “caydırıcı askerî güç” anlamına gelmektedir. Siyasi, ekonomik ve kültürel etkiler ancak bu somut askerî caydırıcılığın ardından tesis edilebilir. Bizler de araştırmacılar olarak yaptığımız analizlerde, Orta Doğu’yu sadece harita üzerindeki çizgilerle değil, bu değişmez teolojik denklemler, tarihsel handikaplar ve reel-politik caydırıcılık prensipleri üzerinden okumaya devam etmeliyiz.